10 Haziran 2017 Cumartesi

DERSİMİZ ŞEHÂDET

- Görevlerini yapmaya çalışırken Kürd terör örgütü PKK tarafından katledilen öğretmenlerimize... Anlatılan olay, farklı târihlerde katledilen öğretmenlerimizin yaşadıkları üzerinden kurgulanmıştır. - 

           Aybüke Neşe Çakıroğlu, üniversiteyi yeni bitirmiş ve girdiği me’mûrluk sınavında yeterli puanı alarak sınıf öğretmeni olarak atanmıştı. Mutluydu. Her ne kadar memleketi, doğup büyüdüğü, âilesinin yaşadığı Tekirdağ ile Diyarbakır arasında epey bir mesâfe olsa da, mutluydu. En sonunda hâk ettiği mesleği yapacaktı.

            Sınıf öğretmeniydi. İstanbul’da Marmara Üniversitesi’nde okumuştu. Hayâli hep, târihimizi, kültürümüzü, Atatürk’ü çocuklara anlatmak, böylece onları kazanmaktı. Öğretmenlerinden böyle görmüştü, ona eğitimin, Türkiye’nin doğusundaki bütün sorunları çözeceğini anlatmışlardı. O da buna cân-ı gönülden inanmıştı. Hem nasıl inanmasın? Bütün sorunlar, eğitimsizlikten kaynaklanmıyor mu?

            Annesi, kızının öğretmen olmasından memnûndu, memnûn olmasına ama gönlü gitmesine râzı değildi. Öğretmen olduğu gün, sevinçten ağlamış ama ataması yapıldığı gün de üzüntüden ağlamıştı. Sâdece “Gitme, kızım” diyebilmişti. O da gitmesi gerektiğini, oradaki çocukların ona ihtiyâcı olduğunu söylemişti. Babası, küçükken ölmüştü. Bir de küçük erkek kardeşi vardı. Henüz ilkokula gidiyordu. “Gitme, abla” demişti. Ona da neden gitmesi gerektiğini anlatmıştı.

            Karârı belliydi. Maâşının küçük bir kısmını kendisine ayıracak. Kalanını doğruca annesine gönderecekti. Her şeyim kardeşim ve annem için diyordu. Kardeşi büyüyene kadar evlenmeyi de aklından çıkarmıştı. Gerçi gönül bu, belli olmaz. O da bu yüzden, gönlüne kapılmak istemiyor, kendisini mesleğine veriyordu.

            Ertesi gün çantasını ve valizlerini hazırlayıp, Diyarbakır otobüsüne bindi. Bindiği otobüs firması, amblemindeki sarı-kırmızı-yeşil renkleriyle kendisini belli etse de, o bunu fark edecek durumda değildi. Yol, yirmi saâtten fazla sürdü. Muâvin artık Diyarbakır il sınırına girdiklerini söyleyince, heyecânı biraz daha artmıştı. İşte, mesleğe başlama vakti gelmişti. Neler görecek, neler duyacak, neler yaşayacaktı? Aklında ise sâdece yetiştireceği çocuklar vardı. Elbette Trakya’nın ayçiçek tarlalarıyla dolu köyleri gibi bir köy beklemiyordu. Ama onun ayçiçekleri, çocuklar olacaktı.

            Otobüs, Diyarbakır Ergani’de ilerlerken, ileride bir barikat görüldü. Ancak bu, asker ya da polisin kurduğu barikatlara benzemiyordu. O sırada yaşlılardan biri, şoföre doğru “Burası hep gidilen yol değil. Bizi yanlış yoldan götürüyorsun” dediğinde, şoför yanıt vermemişti. Otobüsün de barikata git gide yaklaşması, bir korku yaratmıştı.

            Bu arada otobüs, barikatın önünde durduktan sonra elinde telsiz olan ve her hâlinde Kürd terör örgütü PKK mensûbu olduğu belli olan terörist, şoföre “spas dıkım” demişti. Kürdçe “teşekkürler” demekti, bu söz. Belli ki, şoför, otobüstekilerin bilgisini vermişti. Şirketin amblemindeki renkler boşuna değildi.

            Teröristlerin başındaki kişi, elinde tüfeğiyle otobüse bindiğinde Aybüke’nin yüreği ağzına gelmişti. Yolun sonu muydu? Ama o böyle düşünmemişti. Terörist, yavaşça kendisine doğru geliyordu. O sırada otobüste bulunan ve askerlik görevi için bölgeye gelen iki gencin yanında geçmişti. Aybüke’nin güzel yüzüne bakıp, “Hocesin, he mi? Hoce… Biz, senin gibi hoceleri sevmeyiz, ha. Ama, bu sefer işimiz seninle değil” demiş ve iğrenç bir kahkaha atmıştı. Ardından da, diğer bir terörist elinde listeyle gelmiş ve otobüsteki askerlerle, polisler indirilmişti. Toplamda altı asker ve üç polisi yan yana dizmişler, ardından da kurşuna dizmişlerdi. Bir süre sonra da otobüs yoluna devâm etmiş ve Diyarbakır merkeze gelmişlerdi.

            Otobüsten iner inmez, hemen emniyet müdürlüğüne gitmiş ve olanları anlatmıştı. Şikâyetçi olan sâdece kendisiydi ve ne tuhâf ki, otobüste olan diğer kırk kişi, şikâyetçi olmamıştı. Korktuklarından mıdır, sevindiklerinden midir, bilinmez. Ama tek gerçek, sâdece Aybüke’nin şikâyetçi olduğuydu.

            Emniyetteki işlerin bitmesinden sonra bir polis aracıyla millî eğitim müdürlüğüne gitmiş ve işe başlama işlemlerini gerçekleştirmişti. Burada görev yapan bâzı me’mûrlar dikkât çekmeyecek gibi değildi. Üstelik biri vardı ki, gördüğünde ister istemez ürpermişti. Bakışlarından rahatsız olduğu gibi “Geçmiş olsun hoca. Şükür atlatmışsın” deyince üzerine atlamamak için kendisini zor tutmuştu.

            Atandığı Buçuktepe köyü, merkeze 18 kilometreydi. O gece, öğretmenevinde kalıp, ertesi sabah, köye gitmeye karar verdi. Öğretmenevinde kendisi gibi çok sayıda genç öğretmen vardı. Kimisi âilesi ile gelmiş, kimisi de kendisi gibi tek başına gelmişti. İçinde evli olup, öğretmen eşiyle birlikte gelenler de vardı. Hepsi de Diyarbakır’ın farklı farklı ilçe ve köylerine gideceklerdi. O gün, akşama kadar konuşmuşlar, arkadaşlığı geçtim, âdetâ kardeş olmuşlardı. Birkaç saâtte insan nasıl bu kadar yakınlaşabilir? Belki de, aynı amaca sâhib olup, aynı hayâlleri taşıyıp, aynı gerçeği yaşamalarındandır. Kim bilir? Belki de, aynı sonu yaşayacak olmalarındandır…

            Aynı amaç, aynı hayâl, aynı gerçek, aynı son… Bu kadar farklı insanın, bu kadar olması… Hayât…

            Ertesi sabah, hep berâber kahvaltı yaptılar ve her haftasonunu burada berâber geçirmek üzere, birbirlerine söz verdiler. Kimisi ilçelere giden araçların olduğu tarafa giderken, kimisi de köy araçlarının olduğu tarafa gitti. Aybüke de, köylere giden araçların olduğu yere yönelmişti. Bucaktepe’ye giden minibüsü bulduktan sonra bindi. Minibüs dolduktan sonra köye doğru gitmeye başladı. Başlar başlamaz da, minibüstekilerin soruları başladı.

            “Sen, hocesin he mi?”
            “Evlisen?”
            “Nişanlın falan da yoktır?”

           Daha nicesi… Tabiî, her soruya gelen yanıttan sonra arada geçen Kürdçe konuşmalar. O sırada önde oturan, köyden iki gencin “Belki ew e bakîre ne” dediği duyulanca, Aybüke’nin yanında oturan yaşlı kadın “Bêrewiştan” demişti. Aybüke, “belki de bâkire değildir” kısmını anlamasa da, kulağına gelen bâkire sözüne şaşırmıştı. Ayrıca yaşlı kadının da onlara Kürdçe terbiyesiz demesini de anlamamıştı.

           Köye geldiğinde onu köyün muhtarı karşılamış ve lojman hazır hâle gelene kadar muhtar, evinin misâfir odasında kalmasını istemişti. Zâten başka bir şansı da yoktu. Lojman, hem bırakın genç bir kızın kalmasını, bir insan için bile yaşanmayacak durumdaydı. Hem de köyün koyunlarını güden, yan köyün çobanı kalıyordu. Birkaç gün daha kalacak, sonra gidecekti. Ondan sonra da lojman, köylülerle berâber yaşanılır bir hâle getirilecekti.

       Bu arada önce okulu, sonra köyü gezmişti. Okul, kötü bir durumda olsa da, eğitimin yapılabileceği bir durumdaydı. Aksaklıklar ise zamanla halledilirdi. Bu arada okulun Atatürk köşesinin darmadağın oluşu, İstiklâl Marşı’nun olduğu çerçevenin kırılması da dikkâtini çekmiş ama kötüye yormak istememişti.

            Ertesi gün, öğretmenlikte ilk gününün heyecânını yaşıyordu. Hele birinci sınıf öğrencilerinin güzelliğini gördükçe, mutluluğu artıyordu. Ne güzel çocuklar… Sonra ikinci sınıf, üçüncü sınıf, dördüncü sınıf öğrencileri… Dördüncü sınıf öğrencilerinin yaşı biraz büyüktü. Sanki 13 ya da 14 yaşındaydılar… Küçüklerin gözlerinde gördüğü ışıltı, onlarda yoktu. Gözlerde farklı bir karartı vardı ve bundan rahatsız olmuştu. İşte, bu dört sınıfı, topluca okutacaktı. Öğretmenliğinin ilk gününde, birleşmiş sınıf uygulaması yapacaktı. “Yaparım” dedi. “Bunu göze alarak geldim, sonuçta.

            Çocukların hepsi Türkçe biliyordu. Buna şaşırmıştı. Birinci sınıf öğrencileri, diğerlerine göre az bilse de, onlar da söyleneni anlayabiliyor ve zorlanarak da olsa, konuşabiliyorlardı. En büyük korkusu buydu aslında. Dördüncü sınıfa giden ve diğerlerinden büyük olduğu anlaşılan öğrenci, Aybüke’nin bu şaşkınlığını anlamıştı. “Sizinkiler yapmıştır, hoca. Bir yandan diger öğretmenler, bir yanda televizyonlarınız. Hep bu Kürd çocuklarına dilinizi dayatmıştır. Bize böyle böyle zorla Türkçe öğretmişsiniz.”

            Çocuk, Aybüke’nin bir şey demesini beklemeden fırlayıp gitmişti. “Ögretmenim, onun iki ağabeyi ve ablası, dagdadır. Amcaları da dagdadır. Gerilladır hepsi. Onlara özenir”. Bunu diyen ise ondan küçük olsa da, dördüncü sınıfa giden başka bir çocuktu.

            İlk birkaç gün, çocukların ağabeyleri, ablaları, amcaları, babaları, dayılarının dağa çıktığına dâir anlatımları dinleyerek geçirdi. Hayâllerine bu kadar çabuk vedâ etmek istemiyordu. Eğitimsizlik diyordu. Çocuklar eğitim görmediği için dağa çıkıyorlar diye düşünüyordu. Bir keresinde bu konuda sesli düşününce, muhtarın kız kardeşi söze girmişti. “Hoca, sen bunları kafaya takma.”

            Şaşırmıştı. Düşüncelerinin bu şekilde açığa çıkmasından da rahatsız olmuştu. Sâdece “ne münâsebet” diyebilmişti. “Hoca, sen ne yapabilirsin? Ne biliyorsun ki, bizim hakkımızda? Eğitimsizlik, öyle mi? İlk gün senin dersinden çıkıp giden çocuk var ya, adı Azâd Baran’dır. Onun ablası, doktordur. Hacettepe Tıbbı bitirmiştir. Ben de Ankara Siyasal me’zûnuyum. Bırak hoca, bu işleri. Sen yol yakınken, bas git, Tekirdağına ya da bul, bir öğretmen koca, çek git. Yazık olmasın sana.”

            “Ne oluyor” diyordu. Tamâm, hayâllerinden uzaklaşması gerektiğini anlamıştı. Ama bu sözlerine anlamı neydi?

            “Neden böyle yapıyorsunuz” diyebilmişti, sâdece. Kadının yanıtı netti. “Birincisi, TC’nin adamısın, ikincisi öğretmensin. Biz, seni de, senin devletini de istemiyoruz”.  Belli ki, kılıçlar çekilmişti, belli ki, sözlerle kan akıtılacaktı. O hâlde susmanın, sinik kalmanın da gereği yoktu. Zâten her ne olacaksa, olacaktı.

            “Mâdem benim devletimi istemiyorsun, neden benim devletimin üniversitelerine gittin.”

            “Şuna bak hele, bizim hocahanımın kafası da çalışıyormuş. Elbette devletinin verdiği her olanaktan yararlanacağım. Devletiniz devlet olsun da, düşmanlarına vermesin. Bize dağa çıkmayalım diye her şeyi verirse, biz de çatır çatır alırız, daha çoğunu isteriz. Hele şunlara bak, herkesin kaç çocuğu var? Niye var? Hadi nüfûsu falan geçtim. Sizin devlet, bizimkilere çocuk başına para veriyor. Hele şu ileride Türkmen Kızılbaş köyleri var. Onlara vermiyor ha. Bize veriyor. Niye veriyor? Dağa çıkmayalım diye. Biz de alırız, hoca. Devletiniz devlet olsun da, vermesin. Verenden alacaksın.”

            Artık karârını vermişti. Çoban, ertesi gün çıkar çıkmaz lojmana yerleşecekti. Artık bunların kahrını çekemezdi. Onca pisliğin içinde yaşamak, daha onurludur diyordu. Uyumak istedi, gözlerinin önüne otobüsten indirilen asker ve polisler geldi, uyuyamadı. O esnâda dışarıda bâzı sesler duydu. Ayak sesleriydi, bunlar. Acâba kim diye düşünürken, silâh mekanizmalarının seslerini duymaya başladı. Ses yaklaşıyordu. Şarşörler takılıp çıkarılıyor, silâhın ses çıkaran her kısmı kullanılıyordu. Sesler, kapıya doğru yaklaştığında ayağa kalktı. Kendisini oturur ya da yatar görmelerini istemiyordu. Evin misâfir odası, dışarıya açılıyordu. Elbette kapıyı açan olmayacaktı. “Bir şey yapacaklarsa, onlar girsin” diye düşündü. Bu düşünceler arasında kapı, sertçe çalındı. Her şey bitti diye düşünerek, kapıyı açtı. Karşısında yüzleri maskeli, elleri silâhlı teröristler vardı. Sâdece birinin yüzü açıktı. O da biraz evvel konuştuğu muhtarın kardeşiydi.

            “Hoca, sen okulu çok seviyorsun değil mi?” dedi. Aybüke yanıt vermedi. “Hadi bakalım, okula gidelim. Bize ders ver. Ben gece derslerini severim.” Aybüke yine yanıt vermedi. “Sen konuşmayınca ayrı bir güzel oluyorsun be hoca. Bizim erkek gerillalar, sessiz güzelleri severler” dedi. Aybüke yine yanıt vermedi.

            Okulun önüne gelmişlerdi. “Bayrağını seviyor musun” dedi. Aybüke yine yanıt vermedi. “Konuşmaman daha iyi. Şimdi sana bir fırsat vereceğiz. Eğer şu bayrağı indirirsen, def olup gitmene izin vereceğim. Yok, eğer indirmezsen, seni bayrağın yerine çekeceğim” dedi. Aybüke yine yanıt vermedi. Sâdece bu kadın teröristin suratına tükürdü. O esnâda tüfeğin dipçiğini ensesinde hissetti. Yerde birkaç dakîka yattıktan sonra tekmeleyerek kaldırdılar. Bunun için mermi harcamayın. Botan, sen kasaplık yapıyorsun, şunun gırtlağını kes de, asalım. Bakalım, çok sevdiği bayrağının rengini görmek, nasıl bir şey?”

            Bıçak, boynuna dayandığında gözlerini kapatmıştı. Kelîme-i şehâdet getiriyor, duâ ediyor ve son söz olarak “vatan sağ olsun” diyordu. Vatan sağ olsun… Bu lâf, teröristleri çıldırtmaya yetmişti. Vatan sağ olsun… “Ne duruyorsun, gebert şunu” dedikten sonra kesilen başı, yere düştü.

* * *

            Ertesi gün haberlerde, Diyarbakır’ın Buçuktepe köyüne operasyon yapıldığı söyleniyordu. “Bir gece evvel şehîd edilen Aybüke Neşe Çakıroğlu” sözünü duyduğu ân, annesini yüreğinden yükselen çığlık, bütün yeryüzünü kaplamış ve oradan Tanrı Dağları’na kadar yükselmişti. Öyle ki, Börü Han’dan Kür Şad’a ve hattâ Çingis Kağan’a kadar herkesi titretmişti.

            Tanrı Dağları’nda sisin aralanmasından sonra Börü Han, yanındaki Mustafâ Fehmi Kubilay ile berâber gelenleri karşılamıştı. Aybüke Neşe Çakıroğlu, Nûriye Ak, Fırat Çakıroğlu, Neşe Alten, Ali İhsan Çetinkaya, Esma Karadoğan, Yasemin Tekin ve daha niceleri… Üzerlerinde teslîm etmedikleri kanlı bayraklarla berâber gelmişlerdi. Doğruca Kubilay’a gittiler ve sarıldılar. Börü Han’dan Kür Şad’a kadar bütün yiğitler, bu sahneyi ağlayarak izliyordu. O sırada Yasemin Tekin’in kızı Betül de geldi. Hâyır dedi, Börü Han, olamaz. Küçük Betül, Börü Han’a yürüdü ve gözlerinin içine bakarak, sâdece tek bir söz söyledi. “Vatan sağ olsun.”

10.06.2017


KUTLU ALTAY KOCAOVA         

27 Mayıs 2017 Cumartesi

FİGÂNÎ’NİN RÜYÂSI



Figânî dalgın dalgın yürüyordu. Elbette önceki gece içtiği alkolün bunda etkisi büyüktü ama dalgının tek sebebi bu değildi. Başka bir şey vardı, kafasının içinde dolaşan, onu huzursuz eden…

Tahtakale’deki evinden çıktıktan sonra At Meydanı’na (Sultânahmet) doğru yürümeye doğru devâm etti. Orada bir arkadaşı vardı. Onunla biraz muhabbet eder, kafamı dağıtırım diye düşünüyordu. Ama maâlesef, arkadaşı dükkânda değildi.  Bir işi olduğunu ve güç içinde gelmeyeceğini öğrenmişti.

Akşama Kara Bâlizâde’nin Kabataş’taki bahçesine gidecekti, zâten. Biraz dolaşır, sonra da bahçeye giderim, diyordu. Hem böylece kafasının içindekilerden de kurtulabileceğini düşünyordu. Hoş, kafasının içindekilerin neler olduğundan kendisinin bile haberdâr olduğu şüpheli ya, neyse…

Yürüye yürüye Çıfıtkapı’ya (Bahçekapı) gelmişti. Kayıkçıların arasında Murad’ı hemen görmüştü. Murad da onu görmüş ve daha bir şey demeden kayığının iplerini çözmüştü. Şâirler ve âlimler, Galata’ya, Üsküdar’a geçecekleri zaman ya da biraz Boğaz’da gezelim dediklerinde hep Murad’ı tercih ederlerdi. Bunun çeşitli sebebleri vardı. Biri gücünden kaynaklanan hızı, diğeri ise sessizliğiydi. Belki de asıl sebeb buydu. Hiç konuşmaz, söylenenleri dinler, dinler ama tek kelîme konuşmazdı. Bâzen kayığına binenleri sıksa da, neredeyse hepsinin kendince sırları olduğundan onun yanında güvenli ve rahat olurlardı. Bir de ne zaman kayığa ihtiyaçları olsa, onu hazır ve nâzır bulurlardı.

Figânî’nin “Kara Bâlizâde” demesinden sonra Murad kayığı, Kabataş tarafına doğru sürmeye başlamıştı. Zâten tek tük Üsküdar’a geçmesinin dışında ya Galata’ya, ya Kabataş’a giderdi. Bir süre sonra Figânî, kafasının içindekileri anlatmaya karar verdi. Doğru ya, Murad’dan daha iyi bir dinleyici bulabilir miydi? “Dün gece” diye başlamıştı. Ama bu, Murad’ın fazlasıyla alışık olduğu bir giriş olduğu için pek ciddiye aldığı söylenemezdi. Ama cümlenin devâmında gelen “tûhaf bir rüyâ gördüm” kısmı, ilgisini çekmiş ve “anlat” demişti. Bu, Murad’ın ağzından çıkan ilk sözdü ve hâliyle Figânî’nin de ilgisini çekmiş, onu şaşırtmıştı. Bu arada Murad da, kürekleri bırakmış, anlatmasını bekliyordu.

“Bir gece gördüm ki, iskelede minâre yapılmış, devlet sâhiblerinin himmeti gibi yüksek ve âşığın âhının dumanına benzer. Teklîf ettiler, çıktım. O minârede ezân okudum ama içime bir korku geldi ki, cânımdan vazgeçtim.”[1]

Figânî’nin bitirmesiyle berâber Murad, büyük bir hızla ve öfkeyle Galata’ya doğru sürmeye başlamıştı. Oysa Kabataş tarafına gidecekti. Figânî ise denizin ortasında bu durumdan korkmuş, “Ne yapıyorsun, ne oluyor?” demekten başka bir şey yapamıyordu. Öylesine hızlı gelmişlerdi ki, sanki birkaç kürek çekişi ile Galata’ya varmışlardı. Figânî ise söylene söylene ayağa kalkarken, Murad’ın “bekle” demesiyle, yerine oturmuştu.

“Senin rüyân hayır değildir. Okuduğun ezân, kendi ezânına delâlettir.”
“İyi de, cenâze namazı için ezân değil, selâ okunur.”
“Cenâze namazı da, vakit namazından hemen sonra kılınır. Onun için de ezân okunur.”

Figânî duraksamıştı. Bir şey diyemiyordu.

“Yüksek yer, senin ölümüne karar veren yere işâret eder. “Dû İbrâhim”[2] mevzûsundan dolayı herkes, seni suçladığı için bu yüksek yerden kasıt, Sadr-ı Âzâm Makbûl İbrâhim Paşa hazretleri olabilir.”

Figânî’nin aklına bu beyit geldi. Oysa Firdevsî’nin Gazneli Sultân Mahmûd İbrâhim’i yermek için söylediği beyti, kendisi de İbrâhim Paşa’nın sarayının bahçesine koydurduğu heykeller için söylemişti. Beyti hatırlayınca daha da huzursuz olmuştu. Sâdece bir defâ, o da içkiliyken, Galata’daki Efe Meyhânesi’nde söylemişti. Şu insanların ağzında da bakla ıslanmıyor. Bir başkasının şi’rini bir defâ sarhoşken söyledik diye nasıl bütün şehre yayılabilir ki, diyordu, içinden.

Figânî, biraz kendisine gelince, “Benim Kara Bâlizâde’ye gitmem gerek” diyebilmişti.

“Bırak onu. Zâde kısmından kişiye fayda gelmez. Fayda gelecek kişi, babasının adıyla, zâdelikle değil, kendi nâmıyla anılır. Sen yine Efe Meyhânesi’nin yolunu tut. Hristo’yu bul, eline biraz akçe ver. Sana yardım edecektir. İstanbul’dan kaçman lâzım.”

Figânî, bir hamlede kıyıya çıkmıştı. Önceki düşünceli hâlinin yerini cân kaygısı almıştı. Yürümeye başlayınca, Murad da, onu kayığından izlemeye başlamıştı. Efe Meyhânesi’nin olduğu yokuşa girmemiş, rıhtımı tâkib eden yolu izlemişti. Belli ki, kendi kafasının dikine gidecekti. Kara Bâlizâde’nin bahçesine gidiyordu. Murad da, bunu görünce “Zavallı… Ölecek, farkında değil” demiş ve Çıfıtkapı’daki kayıkların yanına uğramadan, Ahırkapı’daki küçük barakasına doğru kayığını sürmeye başlamıştı.

Bu arada Figânî de, Kara Bâlizâde’nin bahçesine gelmişti. Bahçedeki hizmetçilerden biri kendisini bahçeye almış ve o da deniz kıyısındaki oturaklardan birine oturmuştu. Sessizce denizi izleyip, Murad’ın dediklerini düşünürken, Kara Bâlizâde’nin kendisini görüp, yanına geldiğini fark etmemişti bile. “Anlat bakalım, bizim konağımızda hüzün olmaz. Zevk olur, neşe olur, eğlence olur, bahar olur, deniz olur, dert olmaz” demişti.

Figânî, rüyâsını bu kez de ona anlatmıştı. Ama Murad’ın yaptığı yorumu da eklemişti. Murad’ın ilk defâ konuştuğunu duymak şaşırtmıştı. Kahkâha atarak, “Sen şu kayıkçıya bak hele. Kayıkçılıktan rüyâ ilmine de terfi etmiş. Acabâ hangi kitâbdan okuyarak edinmiş bu ilmi? Gerçi o kadar âlim, şâir dinliyor. Dinleye dinleye ilim sâhibi olmuş, demek ki… Boş yere sessiz kalmıyormuş. Neyse, boş ver, o kayıkçının herzelerini” demişti.

Figânî de, boş vermek isterdi ama bu nasıl olacaktı ki? Bunun için başka birinin daha yorumlamasını istiyordu. “Peki, efendim, siz nasıl yorumlarsınız” diye sormuştu.

“Elbette… Bu rüyâ, hayırdır. Başka türlü olması da mümkün değildir. İnşallah, bugün senin için İskender Çelebi Efendi’ye varayım. Sana ya gümrük, ya pencik kâtipliği görevi alayım. Akşama komayayım, ta’yin belgeni bizzât ben, kendim alayım. İskelede deryâya nâzır gümrükte yiyip, içerken, giriş vergisi tahsil edip, sohbetlerle zevk ve neşeden yükselen sesin etrâfa yayılsın, rüyânın tâbiri de böyle olsun.”[3]

Figânî’ye bu yetmiş. Neşesi yerine gelmişti. Şaraplar, esrârlar içilmiş, afyonlu şaraplar elden ele dolaşmış; kızlar, oğlanlar oynatılmış; eğlencenin sınırsızlığı sabaha kadar devâm etmişti.

Öğleden sonra da hep berâber İstanbul’a doğru yola çıkılmıştı. Sarayburnu’nda karaya çıktıktan sonra Kara Bâlizâde, Defterdâr İskender Çelebi’nin konağına doğru yol alırken, Figânî’ye de evine gitmesini, kendisine haber göndereceğini söylemişti. Aslında İskender Çelebi de, Figânî’yi tanır ve severdi. Ama yine de Kara Bâlizâde kadar etkili olamazdı. Bu arada bir süre önce Sadr-ı Âzâm Makbûl İbrâhim Paşa, defterdârlıkta atama yapılacağı zaman İskender Çelebi’den sonra kendisine getirilmesini ve kendi mührünün vurulmasını şart koşmuştu. Kara Bâlizâde, bu duruma şaşırmıştı. Aklına İskender Çelebi ile Paşa arasındaki çekişme haklı olarak gelse de, Figânî’nin “Dû İbrâhim” beyti gelmiyordu. İşin bir süre uzayacağını anlayınca, konağına dönmeye karar vermişti. Figânî’ye de “Bekle, halledeceğiz” demişti.

Rüyânın üzerinden üç gün geçmişti ki, sabah saâtlerinde Figânî, kapısının sertçe çalındığını duydu. O, Kara Bâlizâde’nin geldiğini düşünürken, karşısında duran üç yeniçeriyi görünce, olduğu yerde donakaldı. Kendisine geldiğinde yeniçerilerin yumrukları ardı ardına yüzüne iniyor, tükürüklerin, küfürlerin arkası kesilmiyordu. Ama yine de aklına asılabileceği gelmiyordu. Bu şekilde Eminönü Balık Pazarı’na kadar getirilmişti. Hazırlanan idâm sehpâsını, cellâdı ve ipi gördüğünde aklı başına gelmiş ama iş, işten geçmişti. İp, boynuna geçirilirken, aklında sâdece Murad’ın söyledikleri vardı.

“Zâde kısmından kişiye fayda gelmez. Fayda gelecek kişi, babasının adıyla, zâdelikle değil, kendi nâmıyla anılır.”

25 Mayıs 2017

Kutlu Altay KOCAOVA



[1] Niyazioğlu, Aslı, “Rüyaların Söyledikleri”, Âşık Çelebi ve Şairler Tezkiresi Üzerine Yazılar, s.80, Koç Üniversitesi Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Mayıs 2011
[2] Dû İbrâhîm âmed be-deyr-i cihân / Yekî büt-şiken şod yekî büt-nişân
(İki İbrâhîm geldi, dünyâ sahnesine / Biri put yıkarken, biri put dikti)
[3] a.g.e., s.80

24 Mayıs 2017 Çarşamba

İSLÂM MEZHEBLERİ AÇISINDAN AKILCILIK (RASYONALİZM) - Mu’tezîle, Mâtürîdiyye, Eş’âriyye, Selefiyye –


İslâm dünyâsında aşağı yukarı yüz yıldır, biraz da Batı karşısında yaşanan kayıplardan dolayı akılcı bir İslâm yorumu konusunda tartışmalar yürütülmüştür. Elbette ben, bu tartışmalara katılmayacağım. Sâdece bilgi vermek açısından, bir yol göstermesi düşüncesiyle İslâm’ın dört îtikâdî mezhebinin “akıl ve düşünme” konusundaki fikirlerini aktaracağım.

Öncelikle bilmemiz gereken, temel husûs, İslâm mezhebleri içerisinde akılcı olarak nitelendirilebilecek tek mezhebin Mu’tezîle olduğu gerçeğidir. Selefiyye, bu noktada Mu’tezîle’nin tam karşısında yer almaktadır. Bu yüzden inceleme sırası olarak Mu’tezîle, Mâtürîdiyye, Eş’âriyye, Selefiyye olarak hareket edeceğim.

·         Mu’tezîle

Mu’tezîle, İslâm’ın bütün hükümlerinin ve doğanın akıl yoluyla anlaşılması gerektiğini savunan bir mezhebdir.

            Mu’tezîle, aklı “ilim kazanma melekesi” olarak tanımlamışlardır[1]. İnancı, ikrâr, bilgi ve amel olarak üç bölümde ele almıştır[2]. Buna göre akıl yoluyla İslâm inancını bilmek, bunu ikrâr etmek ve buna uygun yaşamak gerekir. Akla dayanmayan, aklın yardımıyla herhangi bir mes’eleyi çözemeyen, herhangi bir karşı iddiâyı akıl ile çürütemeyen ve taklide dayanan inancın geçerli olmayacağını savunmuşlardır[3]. Hattâ Mu’tezîle’nin bâzı kolları, bir insanın âhirette cezâ görmesi için suç ve cezâyı aklen bilmesi gerektiğini savunmuşlardır[4]. Önceleri Mu’tezîle mezhebinden olan İmâm Eş’ârî, “Akla, ancak iyi ile kötüyü, dost ile düşmanı ayırt etmesi vaciptir. Ayırt edilmesi gereken şeyler sayılamayacak kadar çoktur. Günahkârın kesintisiz bir şekilde azap görmesi ile itaatkârın bundan kurtulmuş olması bunlardandır”[5] diyerek, bu durumu özetlemiştir. Ayrıca herhangi bir konuda akıl ile nakil (Kur’ân âyetleri ve sünnet) arasında kalınması durumunda, nakli, yâni âyetleri akla uyarlamaya çalışmalarıyla farklılaşmışlardır.

            Bu noktada doğrudan Mu’tezîle mensûbu olarak nitelendirilemese bile akılcı İslâm filozoflarının bu mezhebden ciddî olarak etkilendiklerini söyleyebiliriz. Meselâ Türk kökenli ünlü filozof Ebû Nasr el Fârâbî, düşünme konusunda şunları söylemektedir:

            “Düşünme gücü, nazarî ve amelî olarak ikiye ayrılır. Amelî güç de sanatlar ve pratik düşünme (mureviyye) ile ilgili olmak üzere iki yönlüdür. Nazarî güç ise, insan, onunla herhangi bir insanın hiç bilemeyeceği şeyin bilgisini elde eder.” [6]

“Onun, düşünen bir varlık olarak, kendinden başka mümkün bir varlığa ve birinin ötekine yardımı, yaradılış gereği değil, düşünme ve isteme (irâde) iledir.”[7]

            Fârâbî’nin düşünme gücüyle insanın her türlü bilgiyi elde edebileceği, tamâmen Mu’tezîle’nin ortaya koyduğu bir inançtır ki, Mu’tezîle inancının temelini oluşturduğunu söylersek, sanırım yanlış olmaz.

            Bununla birlikte Mu’tezîle’ye karşı diğer İslâm mezheblerinde büyük tepkiler oluşmuştur. Adını İmâm Eş’ârî’den alan Eş’âriyye, Mu’tezîle’ye karşı tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte bu konuda en sert tavırlardan birini, İmâm Mâtürîdî göstermiştir. İmâm Mâtürîdî, Mu’tezîle’yi zındıklık ve küfürle suçlamakta ve şöyle demektedir:

            “... Bütün bu açıklamalarımız Mu'tezile ekolünün son tahlilde Zenâdıka [zındıklar K.A.] mezhebinin aynı olduğunu anlamana yöneliktir.”[8]

            "... Allah kulun gerçekleştirdiği fiile bir şey katmak istese buna muktedir olamazmış. Bütün bunlara rağmen Mu'tezile'nin bu telakkisi yaratıcının ilâh olmasına kendilerince mani teşkil etmemektedir ve insanlar O'nun ilminde belirlendiği şekilde oluşup devam edegelmektedir; aynı statü âlem hakkında da söz konusudur. Bu durum, "onların mezhebinin İslâm ehlinin anlayışına değil, eninde sonunda Dehriyye [devir içerisinde var olmuş bir tür materyalist-ateist felsefe akımı K.A.] ve Zenâdıka'nın anlayışına uyum sağladığı" şeklinde sana verdiğim haberi açıklığa kavuşturmaktadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır."[9]

            Bunun dışında birçok Mâtürîdî âlimin eserlerinde Mu’tezîle’nin eleştirisi, reddi ve hattâ tekfir edilmesi, geniş yer tutmaktadır. Ayrıca İmâm Eş’ârî’de Mu’tezîle’ye karşı bu derece sert bir tavır yer almazken, sonraki süreçte Eş’âriyye, Mu’tezîle karşıtlığının merkezi olmuştur, diyebiliriz.

·         Mâtürîdiyye

Mâtürîdiyye, adını İmâm Mâtürîdî’den almaktadır. Akla önem vermekle birlikte akla bakış noktasından akılcı (rasyonalist) olarak nitelendiremeyeceğimiz bir mezhebdir. Ünlü Mâtürîdî âlimlerden es-Sâbûnî, akılla ilgili şunları söylemektedir:

“Mu’tezile ise aklın tek başına Allah’a imanı ve nimetlerine şükrü gerektirici olduğuna, dinî hükümleri kendi başına ispata kâfi geldiğine hükmetmiştir. Ehl-i sünnet’e göre ise akıl bir vasıtadır; sayesinde nesne ve olayların güzelliği ile çirkinliği, imanın gerekliliği ve nimetleri lütfeden yaratana şükretmenin lüzumu anlaşılabildiği bir vasıtadır, ancak gerçekte bu hususları anlatan ve gerekli kılan Allah Teâlâ’dır, fakat insandaki akıl vasıtasıyla.”[10]

            Burada es-Sabûnî, Ehl-i Sünnet olarak sâdece Mâtürîdiyye’yi esâs alıyor. Bunu da Eş’âriyye ve diğerlerini ayrı ayrı saymasından anlayabiliyoruz.

İmâm Mâtürîdî’ye göre aklî yetenekleri oluşan her çocuk, Allah’a inanmakla yükümlüdür. Bilgilerin ve dînî gerekliliklerin gerçekte dayandığı zemin akıldır[11]. Buna göre Allah, peygâmber göndermese bile insanların, akıldan dolayı Allah’ın varlığını ve birliğini bilmesi gerekirdi[12]. Dolayısıyla vahyin ulaşmadığı toplumların da îmân ile yükümlü olduğunu söylemektedir. İmâm Mâtürîdî, düşünmemeyi telkîn eden her türlü hissin şeytânî vesveseden başka bir şey olmadığını söylemektedir[13]. Ayrıca sık sık akla ve düşünmeye atıflar bulunmaktadır. Ancak burada iki noktanın üzerinde durmak gerekir.

            Mu’tezîle, inanç için akıl şartını sunmakla birlikte akıl sâhibi olmayanların inançsız olarak cezâlandırılacağını söylerken Mâtürîdiyye, bunu kabûl etmez. Mâtürîdiyye, bu noktada nakli, yâni nass’ı esâs alır[14]. Ayrıca naklin akla üstünlüğünü de İmâm Mâtürîdî, şu şekilde ifâde etmektedir:

            “Nakil ve haber, hiçbir topluluğun güvenle uygulamaktan ve başkalarına da tavsiye etmekten müstağni kalamayacakları yöntemlerden biridir. Öyle ki nesnelerin mevcudiyetini ve gerçekliğini benimseyen(ler) bir yana, bütün gruplarıyla sofistler bile diğerleriyle aynı kanaatı paylaşmaktadır. Nitekim dünyadaki hükümdarların yönetimi bu metod üzerine cereyan etmiş, onların her biri düzenlemek istediği işleri bunun üzerine bina etmiş ve halklarının gönüllerini bunun sayesinde birleştirmiştir. Risâlet ve hikmet iddiasında bulunanlarla çeşitli sanatları yönetip sürdürmeyi üstlenenlerin durumu da aynıdır.”[15]

·         Eş’âriyye

Eş’âriyye, adını İmâm Eş’ârî’den almaktadır. İmâm Eş’ârî, hayâtının önemli kısmını yetiştiği ortamın etkisiyle Mu’tezîle mensûbu olarak geçirmiştir. Bu yüzden de üzerinde güçlü bir Mu’tezîle etkisi bulunmaktadır. Ancak akıl ve inanç noktasında ciddî bir farklılaşma görülmektedir.

Eş’ârîyye, Allah’ın varlığı ve birliği, akılla bilinebileceğini ama buna dâir inancın ancak nass (vahiy) ile mümkün olacağını savunmaktadır[16]. Ayrıca akıl yoluyla bâzı şeylerin iyi ya da kötü olup olmadığı bilinebilir ama inancın, cezâ ve ödülün gerekliliği akılla değil, vahiyle bilinebilir[17]. Vahyin ulaşmadığı toplumlar için îman gerekli değildir. Bununla birlikte Eş’âriyye, düşünmeye büyük önem verir. Bu konuda İmâm Eş’ârî ile Mu’tezîle mensûbu hocası Cübbânî arasında geçtiği söylenen diyaloğun sonundaki şu bölüme sık sık atıfta bulunurlar:

“Bir müslüman çocuk, bir buluğa ermiş müslüman ve bir de buluğa ermiş kâfir düşünelim. Bunların hepsinin bu hal üzerine öldüklerini farzedelim. Ahirette buluğa ermiş müslim kimsenin durumu elbette müslim çocuğunkinden daha üstündür. Böyle bir çocuk Allah'a serzenişte bulunarak "beni niçin çabuk öldürdün. Eğer yaşasaydım sana daha çok ibadet eder derecemi yükseltirdim" diyebilir. O zaman buna şöyle bir cevap verilebilir: "Eğer sen daha fazla yaşasaydın, günah işlerdin. Senin hakkında erken ölmek en hayırlı idi". Bunun üzerine buluğa ermiş kâfir söze karışabilir ve "ey Allah'ım beni Cehenneme attın, eğer beni de müslim çocuk gibi erken öldürseydin, günah işlemek fırsatını bulamazdım ve şimdi de Cehennemde yanmaktan kurtulurdum" diyebilir".

Şüphesiz ki Allah üzerine en iyiyi yapmak vaciptir diyen Mutezile bu durum karşısında susmaktan başka bir şey yapamaz.”[18]

Bu tartışmanın sonunda belirtilen kısım, tartışmanın sebebini göstermektedir. Bununla birlikte bizim için önemli olan Eş’âriyye’nin akıl yürütmeyi kabûl ettiğini de göstermektedir. Ancak Eş’âriyye’nin nakil (nass) merkezli bir anlayışa sâhib olduğu da görülmektedir.

·         Selefiyye

Selefiyye, akıl konusunda Mu’tezîle’nin tam karşıtı konumdadır ve İslâmî hükümlerde aklı kesin olarak reddeder. İlk olarak İbn Hanbel, ardından da İbn Teymiyye tarafından geliştirilen bu mezheb, nass’ı, yâni Kur’ân ve sünnete dâir esâsları, hiçbir yorum ve akıl yürütmeye izin vermeden kabûl etmeyi savunur.

Selefiyye’ye göre nakil olmadan aklın hiçbir önemi yoktur. Akıl ancak nass’ın izin verdiği ölçüde çalışabilir. Onlara göre akıl yürütmek, inancı zanna uydurmak ve arzuya teslîm olmaktır. Akıl ancak nass’ın bildirdiği sonucu kabûl etmekle yükümlüdür[19]. Geçmişte akılla hiçbir şeyin bilinemeyeceğini savunan[20] ve bu noktada Selefiyye ile aynı çizgide yer alan ve hattâ onu etkileyen bâzı İslâm mezhebleri de bulunmaktadır.

Selefiyye, akla yönelik bu bakıştan her türlü yeniliğin reddine yönelmiş ve ortaya konan her yeni şeyin bid’at olduğunu söyleyip, reddetmişlerdir[21]. Müslümânların Hz. Muhammed dönemindeki gibi yaşamaları gerektiğini savunmuşlardır.

Selefîyye’yi düzenleyen en önemli isim olan İbn Teymiyye’ye göre akıl, Allah’ı bilmek için yeterli değildir[22]. Aynı şekilde kurtuluşun ve hattâ “faydalı ilmin” yolu da akıldan geçmez[23]. Bunlar sâdece nass’a harfi harfine bağlı olmakla sağlanabilir.

Bununla birlikte nakil ile akıl arasındaki çelişki durumundaki tavırları oldukça ilginçtir. Mu’tezîle dışındaki mezhebler, bu durumda nakli tercih ederken, aklı İslâm hükümleri noktasında reddeden Selefîyye, bu noktada “ya nakil yanlıştır ya da akıl yetersizdir”[24] gibi bir çıkarıma yönelmektedir ki, bir noktada oldukça akılcı duran bu anlayış, ilginç bir durum arz etmektedir.

KUTLU ALTAY KOCAOVA

25 Mayıs 2017





[1] Işık, Kemal, Mutezile’nin Doğuşu ve Kelâmî Görüşleri, s.79, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları, 1967
[2] Işık, Kemal, Mutezile’nin Doğuşu ve Kelâmî Görüşleri, s.71, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları, 1967
[3] es-Sâbûnî, Nûreddin, Mâtürîdiyye Akaidi, s.172, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 12. Baskı, Mart 2014
[4] a.g.e. 71
[5] el-Eş’arî, Ebû’l-Hasen, İlk Dönem İslam Mezhepleri, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn ve İhtilafu’l-Musallîn, s.226, Kabalcı Yayınları, 1. Baskı, 2005
[6] El-Fârâbî, Ebû Nasr, Es-Siyâset ul-Medeniyye veya Mebâdi’ ul-Mevcûdât, s.2, Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1980
[7] a.g.e., s.33
[8] el-Mâturîdî, Ebû Mansûr, Kitâbü'-Tevhîd - Açıklamalı Tercüme [tercüme: Topaloğlu, Bekir], s.157, İSAM Yayınları
[9] a.g.e., s.157
[10] es-Sâbûnî, Nûreddin, Mâtürîdiyye Akaidi, s.167, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 12. Baskı, Mart 2014
[11] a.g.e., s.168
[12] Kalaycı, Mehmet, “Şeyhülislam Mehmed Esad Efendi ve Eşarîlik - Mâturîdîlik İhtilafına İlişkin Risalesi”, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, c.11, s.21, ss.126, Çorum, 2012
[13] el-Mâturîdî, Ebû Mansûr, Kitâbü'-Tevhîd - Açıklamalı Tercüme [tercüme: Topaloğlu, Bekir], s.218, İSAM Yayınları
[14] es-Sâbûnî, Nûreddin, Mâtürîdiyye Akaidi, s.169, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 12. Baskı, Mart 2014
[15] el-Mâturîdî, Ebû Mansûr, Kitâbü'-Tevhîd - Açıklamalı Tercüme [tercüme: Topaloğlu, Bekir], s.40, İSAM Yayınları
[16] Çubukçu, İbrahim Agâh, İslâm Düşüncesi Hakkında Araştırmalar, s.42, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1972
[17] es-Sâbûnî, Nûreddin, Mâtürîdiyye Akaidi, s.167, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 12. Baskı, Mart 2014
[18] Çubukçu, İbrahim Agâh, İslâm Düşüncesi Hakkında Araştırmalar, s.163, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1972
[19] Kazanç, Fethi Kerim, “Selefiyye’nin Nass Ve Metot Ekseninde Din Anlayışı ve Sonuçları”, Kelam Araştırmaları Dergisi, c.8, s.1, ss.102, Karabük, 2010
[20] es-Sâbûnî, Nûreddin, Mâtürîdiyye Akaidi, s.167, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 12. Baskı, Mart 2014
[21] Kazanç, Fethi Kerim, “Selefiyye’nin Nass Ve Metot Ekseninde Din Anlayışı ve Sonuçları”, Kelam Araştırmaları Dergisi, c.8, s.1, ss.104, Karabük, 2010
[22] İbn-i Teymiyye, El-Akîdetü'l-Vasıtıyye ve Şerhi, s.83, Guraba Yayınları
[23] Kazanç, Fethi Kerim, “Selefiyye’nin Nass Ve Metot Ekseninde Din Anlayışı ve Sonuçları”, Kelam Araştırmaları Dergisi, c.8, s.1, ss.106, Karabük, 2010
[24] a.g.e., s.108