24 Eylül 2017 Pazar

KÜRD REFERANDUMU VE TÜRKİYE-IRAK SINIRI

Görsel: Bugün îtibâriyle Kuzey Irak ve çevresindeki güçlerin hâkimiyet durumu. Sarı renk, Kürdlerin kontrolündeki bölgeleri, pembe renk, Irak yönetimi, koyu gri ise IŞİD kontrolündeki bölgeleri göstermektedir.

            Önümüzdeki pazartesi günü, Ortadoğu târihinin en önemli olaylarından biri yaşanacak. Irak Kürdistan Bölgesi Yönetimi lideri Mesûd Barzânî, bölgesinin bağımsızlığı için referandum yapacak. Gerçi, gerek komşu ülkeler, gerek dünyânın birçok ülkesinden bu konuda farklı tepkiler gelse de Barzânî, referandumu yapacak gibi gözükmektedir. Bununla berâber bizim konumuz, referandumun yapılıp yapılamayacağından ziyâde Türkiye ile Irak arasındaki antlaşma ve sözleşmeler üzerinden hukûkî durumu değerlendirmektir.

            Türkiye ve Irak arasındaki sınır, 5 Haziran 1926 târihli ve resmî adı “Hudûd ve Münâsebât-ı Hasenet Hemcivâri Muahedenâmesi” olan Türkiye-Irak sınır antlaşmasına göre çizilmiştir. Bu antlaşmanın, Türkiye, Irak ve İngiltere olmak üzere üç taraf ülkesi bulunmaktadır ve Türkiye-Irak sınırı boyunca olabilecek birçok şeyi karâra ve hükme bağlamıştır.

            Türkiye’nin Musul ve Kerkük üzerinde hak sâhibi olduğu iddiâsında bulunanlar, genel olarak antlaşmanın beşinci ve onuncu maddeleri üzerinden hareket etmektedirler. Bu yüzden bu maddeleri incelemekte fayda var.

            “Madde 5. — Tarafeyn-i akîdeynden her biri birinci maddede tasrih edilen hatt-ı hudûdu kati ve taarruzdan mâsun olmak üzere kabâl ve bunu tâdile mâtuf her türlü teşebbüsten tevakki etmeyi taahhüd eyler.”[1]

            Günümüz Türkçesine çevirirsek, antlaşmanın taraflarının, birinci maddede belirtilen sınırlara yönelik her türlü saldırıdan korumak üzere, önceki hâline dönüştürmeye yönelik her türlü girişimden uzak duracaklarını taahhüd edeceği belirtiliyor.

            Bu madde, hem Türkiye’nin, hem de Irak’ın sınırları değiştirmeye yönelik her türlü adımdan uzak duracağını belirtiyor. Dolayısıyla bu madde üzerinden Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde kurulacak bir Kürd devleti hakkında hareket hakkından söz etmek imkânsızdır.

            Şimdi de dokuzuncu ve onuncu maddelere bakacak olursak,

            “Madde 9. — Müsellah bir veyâ birkaç eşhâs civâr hudûd mıntıkasında bir cinâyet veyâ cürüm îka ettikten diğer hudûd mıntıkasına ilticâya muvaffak oldukları takdirde bu son hudûd mıntıkası memûrini işbu eşhâsı silâhlariyle ve yağma ettikleri eşya ile birlikte kanûna tevfikan tebaâsı bulundukları tarafın memûrine teslim etmek üzere tevkîf etmeye mecburdur.

Madde 10. — Muahedenin işbu faslının tatbîk edileceği hudûd mıntıkası Türkiye'yi Iraktan tefrîk eden bütün hudûd ile bu hudûdun bir ve diğer tarafında yetmiş beşer kilometre derinlikte bulunan mıntıkadır.”[2]

            Bu iki madde, dikkât edilirse, birbiriyle bağlantı olan maddelerdir. Türkiye’nin hakkı olduğuna dâir iddiâların temeli olarak görülen onuncu maddenin sebebi dokuzuncu maddede belirtilmektedir. Elbette onuncu madde, hem Türkiye’ye, hem de Irak’a birbirine müdâhale etme hakkı veriyor. Ancak bu müdâhale, ancak suçlulara yönelik bir tâkib harekâtından başka bir şey değil. Dikkât edilirse dokuzuncu maddede silâhlı kişi ya da kişilerin, suç işledikten sonra diğer ülkeye kaçmasını şart koşmakta ve bu şarta uygun olarak yapılacak müdâhaleyi de 75 kilometre ile sınırlı tutmaktadır. Dolayısıyla bu maddenin Mesûd Barzânî’nin yapacağı Kürdistan referandumu ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Türkiye, zâten sık sık PKK’ya karşı bu maddeye göre hareket etmiş ve adım atmıştır. Ancak Barzânî yönetiminin uluslararası hukûk açısından PKK ile benzer olduğunu söyleyemeyiz. Zîrâ biri, BM tarafından resmî olarak terör örgütü olarak kabûl edilirken, diğeri bütün dünyâ ve BM tarafından resmî bir varlık olarak kabûl edilmekte ve Türkiye, İrân gibi komşularıyla özel anlaşmalar yapabilmektedir. Dolayısıyla suçlularla ilgili bir maddenin Barzânî için uygulanması imkânsızdır. Kaldı ki, uygulansa bile Türkiye sınırı ile Erbil arasındaki mesâfe kuş uçuşu, 90 kilometre;  Musul arasındaki mesâfe 100 km; Kerkük arasındaki mesâfe ise 250 kilometre civarındadır. Yâni yine 75 kilometrelik hattın dışında kalmaktadırlar.

            Bununla birlikte on birinci madde ile antlaşmanın uygulanması için Irak tarafında Musul ve Erbil mutasarrıflarının görevli olduğu belirtilmiştir. Ancak sonraki yıllarda Irak’ın yapısı değişmiş ve Dohuk ilinin de ortaya çıkmasından dolayı Musul’un Türkiye ile sınırı kalmamıştır. Yâni böylece bu madde, hükümsüz kalmıştır.

            Antlaşmanın on ikinci maddesi ise bizim için daha fazla önem arz etmektedir. Madde şu şekildedir:

“Madde 12. - Türkiye ve Irak memurları diğer taraf tebaâsından olup, bilfiil onun arâzisinde bulunan aşâiri rüesa, şeyh veyahut diğer azâsı ile resmî veyâ siyâsî mahîyeti hâiz her nevi muhabereden istinkâf edeceklerdir. Tarafeyn-i âkideyn hudûd mıntıkasına bir veyâ diğer devlet aleyhine müteveccih hiçbir gûna propaganda teşkilâtına ve içtimaa müsaâde etmeyeceklerdir.”[3]

Bu madde ile Türkiye ve Irak, birbirlerine karşı hiçbir olumsuz propagandaya izin verilmeyeceğini belirtmiş oluyor. Ancak birçok açıdan çok önemli olan madde, uzun yıllar evvel hükmünü yitirmiştir. Hattâ diyebiliriz ki, 1991 yılındaki Çekiç Güç ve Irak’ın 36. paralelin kuzeyine çıkmasının yasaklanmasıyla, Irak’ı vuran uçakların Türkiye’den havalanması, Barzânî ve Talâbânî gibi Kürd liderlerin Irak aleyhine Türkiye tarafından desteklenmesi, hem maddenin hükümsüz kalmasını, hem de bu maddeyi ihlâl edenin Türkiye olduğunu göstermektedir.

Görüldüğü gibi 1926 târihli sınır antlaşmasının Türkiye’ye yönelik bir müdâhale hakkı vermediği görülmektedir. Bununla birlikte Kürdistan Devleti’nin kurulmasıyla, bu antlaşmanın hükmünü yitirdiği ve geçersiz olacağı da söylenebilir. Bu mantıklı olan bir görüştür. Elbette artık Türkiye ile Irak, sınır paylaşmıyorsa, sınır antlaşması da anlamını yitirir. Ancak bu da Türkiye’ye bir müdâhale hakkı tanımaz. Yâni uluslararası hukûka göre antlaşma ile belirlenmemiş bir bölgeye müdâhale hakkı söz konusu değildir. Kaldı ki, tam tersine bu sefer Kürdistan yönetimi ile antlaşma yapma gereği çıkar ki, bu da resmî olarak tanıma anlamına gelir.

Bununla berâber gözden kaçan bir unsur var ki, o da bu antlaşmanın üçüncü tarafının İngiltere olduğu gerçeğidir. Bu da her ne olursa olsun, İngiltere’yi de hesâba katmak gerektiğini gösteriyor. Kaldı ki, İngiliz raporları, bu antlaşma ve imzâlanması konusunda oldukça sert ifâdeler barındırmaktadır. Ali Satan’ın derlediği “İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye: 1925-1926” adlı eserde şu ifâdeler yer almaktadır:

“Türklerin İtalya korkusu, 5 Haziran’da Ankara Antlaşması’nın imzalanmasını kesinlikle kolaylaştırdı. Bu korku hâlâ canlı olduğundan, Türklere bizi kışkırtamayacakları konusunda güvenilebilir. İtalya ile aralarında doğabilecek bir anlaşmazlıkta bizi müttefik değilse bile potansiyel tarafsızlar olarak tutmak hususunda elbette hassas olacaklar.”[4]

İngilizlerin bu ifâdeleri, Ankara Antlaşması ile istediklerini aldıklarını göstermektedir.

Türkiye ile Irak arasındaki bir diğer antlaşma da, 29 Mart 1946 târihinde imzâlanan “Dostluk ve İyi Komşuluk Antlaşması”dır. Bu antlaşma, TBMM tarafından 5 Eylül 1947 târihinde onaylanmış ve 12 Eylül 1947 târihinde de Resmî Gazete’de yayınlanmıştır. Bu antlaşmanın en önemli maddesi ise dördüncü maddedir. Söz konusu madde şöyledir:

“Madde 4 - Antlaşan Taraflar, Taraflardan birinin ülke bütünlüğüne veyâhut hudûd dokunulmazlığına karşı herhangi bir saldırma tehlikesi görüldüğünde veyâ saldırma yapıldığına Birleşmiş Milletler Teşkilâtının yetkili organına hemen haber vermeyi taahhüd ederler.”[5]

Bu madde, Türkiye’nin yapabileceği şeyin en fazla Birleşmiş Milletler’e başvurmak olduğunu göstermektedir. Kaldı ki, Türkiye, Irak’a yönelik iki Körfez Savaşı’nda da havaalanlarını ve üslerini saldıran taraf olan ABD ve müttefiklerine açarak, bu maddeyi ihlâl etmiştir. Ayrıca aynı antlaşmanın bir sonraki maddesinde de taraf ülkelerin aralarındaki her türlü anlaşmazlığı Birleşmiş Milletler gözetiminde ve barış içerisinde çözecekleri de taahhüd edilmektedir.

Devletler, her zaman atacağı adımları iki ölçüye göre atarlar. Birinci ölçü, güçtür. Yâni gücünüz varsa, bu gücünüze orantılı olarak adımlar atabilirsiniz. ABD ve Rusya, birçok işgâli buna göre gerçekleştirmiştir. İkinci ölçü, meşrûiyettir. Türkiye, Kıbrıs Barış Harekâtı’nı buna göre gerçekleştirmiştir. Yine aynı şekilde Karabağ Savaşı sırasında Ermenistan’ın Âzerbaycan toprağı olan Nahçıvan’a saldıramamasında, yine Rusya’nın 2008 Gürcistan Savaşı sırasında Batum’u vuramamasında bunu görüyoruz.  Yâni atacağınız adımların meşrû olması gerekir. Bu ise ancak antlaşmalarla, yâni uluslararası hukûk ile sağlanır. Eğer siz, eski haklarınızdan resmî olarak vazgeçmişseniz, dünyânın değişen konjöktrüne bağlı olarak ileride söz hakkınızı kaybedebilirsiniz.

Bu yüzden bir konu hakkında konuşurken, evvelâ antlaşmalara ve uluslararası hukûk belgelerine göre hareket etmek, bu belgelere analiz yapmak gerekmektedir. Türkiye ve İrân, elbette Kürd yönetimine karşı sınırlarını kapatabilirler, ekonomik yaptırım uygulayabilirler ve Birleşmiş Milletler gibi uluslar üstü örgütlerin devreye girmesini isteyebilirler. Ama resmî olarak varlığını kabûl ettikleri bir yapıya karşı, ayrılmak istedikleri ülke (burada Irak) talebde bulunmadıkça, askerî harekât düzenleyemezler. Dolayısıyla ne yapılacaksa, Irak ile berâber yapılmalıdır. Bir askerî harekât düzenlenecekse de, Irak’ın onayı ve talebi sağlanmalıdır. Aksi takdirde işgâlci durumuna düşmek ve sonucunda Kuveyt’i işgâl etmiş Saddam Hüseyin görüntüsüne düşmek tehlikesi bulunmaktadır ki, bu çok büyük bir tehlikedir.

23 Eylül 2017

KUTLU ALTAY KOCAOVA




[1] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, 115 inci İçtima, 7.6.1926 Çarşamba, s.25
[2] a.g.e., s.26
[3] a.g.e., s.26
[4] Satan, Ali (der.), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1925-1926, s.94, Birinci Baskı, İstanbul, Kasım 2013
[5] T.C. Resmî Gazete, 12 Eylül 1947 Cuma, s.6705, ss.1

9 Eylül 2017 Cumartesi

TÜRKİYE EĞİTİMİNİN SORUNLARI 3 - Dînîleşme

         

            Türkiye, her ne kadar anayasasına göre laik bir ülke olsa da, yaşanan uygulamalar eğitim alanında laikliği geri plana atmakta ve git gide dîne dayalı bir anlayışı hâkim kılmaktadır. Zorunlu olarak okutulan Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin yanına eklenen üç seçmeli dîn dersi, okulların çoğunluğunun imâm hâtib okullarına dönüştürülmesi, bilimsel derslerin müfredâtının dînî inançlara göre oluşturulması ve Diyânet İşleri Başkanlığı’na okul açma yetkisinin verilmesi…

            Sorunun boyutunu göstermek bakımından kurumsal dînî eğitimden, dîn eğitimi dışındaki dînî etkiye doğru gideceğim. Öncelikle Diyânet İşleri Başkanlığı’na açtığı okula ve diğer eğitim kurumlarına bakalım.

            5 Ekim 2016 târihinde TC Diyânet İşleri Başkanlığı ile başkanlığa bağlı Türkiye Diyânet Vakfı’nın ortaklaşa projesi olan Reyyan Anaokulu’nun açılışı yapıldı[1]. Konu ile ilgili haber yazısında, 3-6 yaş grubu çocuklara, başta Kur’ân-ı Kerim eğitimi olmak üzere birçok alanda eğitim verileceği belirtilmektedir. Ayrıca yine Diyânet İşleri Başkanlığı, 4-6 yaş grubu için “Kur’ân Kursları” düzenlemektedir[2].

            Öncelikle hem MEB’nin mevcûd ana okulu müfredâtına göre, hem de eğitimbilimcilerin ortaya koyduğu ilkelere göre okul öncesindeki çocuklara okuma-yazma eğitiminin verilmemesi gerekir. Bunun belli başlı sebebleri vardır[3] [4] [5]. Buna göre çocuğun ilkokula başladığında okuldan sıkılması, arkadaşlarından ileride olmanın getirdiği tepeden bakma ya da arkadaş edinememe, sorumluluk bilincinin oluşmaması, çocuğun yazmaktan kaçınması, öğretmeni ayrı bir çalışma planı yapmaya zorlama gibi durumlardan dolayı okuma-yazma eğitimi için ilkokulu beklemek gerekli görülmektedir. Okul öncesi eğitiminde yapılması gereken, sâdece ilkokula ve okuma-yazmaya eğitimine hazırlıktır.

            Eğitim bilimleri açısından durum böyleyken, devlete bağlı bir kurum olan Diyânet İşleri Başkanlığı, 3-6 yaş arasındaki çocuklar için Kur’ân-ı Kerîm eğitimi vereceğini söylemekte ve bir yıldır da vermektedir. Yine 4-6 yaş grubundaki çocuklar için de Kur’ân-ı Kerîm eğitimi verilmektedir. Bununla berâber buradaki sorunlardan biri de bu yaş grubundaki çocuklara, Arab alfabesiyle okuma-yazma öğretildiği gerçeğidir. Diyânet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı “Kur’an Kursları Etkinlik Kitabı 2 – 4-6 Yaş Grubu” adlı kitâbın, “Kitabımı Tanıyorum” kısmında Arab harfleriyle Allah, Muhammed ve İkrâ yazmaktadır[6]. Aynı kitâbın devâmında da “Beni Tanı Oyunu” başlığında Fâtihâ Sûresi’nin adı verilmeden Arabça hâli verilmekte ve ne olduğunu tanınması istenmektedir[7].

            Şu ân kullanmakta olduğumuz Lâtin alfabesiyle okuma yazma öğrenmek bile söz konusu yaş grubu için doğru değilken ve ilkokul dönemine dâir sorunlar taşımaktayken, bir devlet kurumunun bunu göz ardı edip, üstelik farklı bir alfâbeyi öğretmesinin, eğitimbilimsel açıdan, hiçbir açıklaması yoktur. Ayrıca yine bütün eğitimbilimcilerin üzerinde mutâbık oldukları konu, sezgisel düşünme ve öğrenme aşamasında olan bu çocukların dîn, âhiret, tanrı gibi soyut kavramları algılamasının mümkün olmadığı gerçeğidir. Ünlü İsviçreli psikolog Piaget’ye göre 4-6 yaş arası çocuğun “sezgisel dönem”idir ve bu dönemde çocuk, mantık kuralları yerine sezgileriyle düşünürler ve problemleri de mantıkları yerine sezgileriyle çözmeye çalışırlar[8]. Söz konusu dönem çocuklarının ahlâkı[9], kendilerinin istedikleri şeylerden ibâret görmeleri gerçeği ortadayken, ideolojik sebeblerle inanç kurallarını dayatıp, öğretmeye çalışmak, tam anlamıyla fâciâdır. Bir de üstüne üstlük Arab yazısı gibi sağdan sola yazmaya ve okumaya alışan çocukların, ilkokulda soldan sağa yazılan Lâtin yazısını öğrenmeye çalışırken, neler yaşayacağını, nasıl travmalar geçireceğinin göz önünde bulundurulmaması da, ayrı bir fâciâdır.

            Bunun yanında resmî kimliği olmasa da, dînî eğitim verilen birçok anaokulu bulunmaktadır. Maâlesef, bunlar kendilerine “sıbyan mektebi” adını vermekte ve kontrol dışında, hiçbir eğitimbilimsel birikimi olmayan kişiler tarafından çocuklar, eğitime tâbi tutulmaktadır.

            Bunun dışında MEB tarafında birçok okul, imâm hatib okullarına (lise ve ortaokul) çevrilmiş, yeni yapılan okulların çoğu imâm hatib okulu olarak yapılmış ve el konulan okulların tamâmı imâm hatib okullarına dönüştürülmüştür. 2002-2003 eğitim-öğretim senesinde Türkiye genelinde 450 imâm hatib lisesi varken, 2016-2017 senesinde 1408’de yükselmiştir[10] [11]. Sâdece bir yılda 259 adet artış yaşanmıştır. Ayrıca ortaokul seviyesinde de liselerin bünyesinde olmayan 2367 adet imâm hatib ortaokulu açılmıştır. Buna göre ortaokul ve lise seviyesinde dînî eğitim veren, toplam 3775 okul bulunmaktadır. Bu okulların ortaokul kısmında ise 657020 öğrenci, lise kısmında ise 634406 öğrenci okumaktadır. Toplamda 1 291 426 öğrenci, bu okullarda okumaktadır. Buna göre liselerde okuyan 5 513 731[12] öğrencinin 634406 kadarı, yâni %11,5’i imâm hâtib liselerinde okumaktadır. Ortaokullarda okuyan 5 519 688 öğrencinin de 657020 kadarı, yâni %11,90’ı imâm hâtib ortaokullarında eğitim görmektedir.

            Bunların dışında bir de zorunlu “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” dersi bulunmaktadır. 1948 yılında Türkiye’de seçmeli olarak dîn dersi verilmeye başlanmış ve 1982’ye kadar bu şekilde devâm etmiştir. Laik bir ülke açısından vatandaşlarına inanç dayatma noktasında bu elbette doğal ve olması gereken bir durumdur. Bununla birlikte 1982 yılına gelindiğinde ise anayasaya eklenen bir madde ile zorunlu bir hâle getirilmiştir. Bu konuda anayasanın 24. maddesinde konuyla ilgili kısım, şu şekildedir[13]:

“Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır.”

Bir dersin zorunlu olup olmamasını anayasa maddesi ile düzenlemek, oldukça ilginç bir durumdur. Laik bir ülkenin vatandaşlarına, herhangi bir dîni öğrenmeye zorlamasının açıklaması olamaz. Elbette ülkenin çoğunun inandığı bir dîni tanımak için seçmeli olarak okutulmalıdır ama ancak azınlık mensûbu olanlara, bu dersi görmeyebilirsin, demek laiklik ile çelişen bir durumdur. Kaldı ki, özellikle Alevî İslâm inançlı birçok Türk, gerek Türkiye mahkemelerine, gerekse de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurularda bulunmuşlardır. Türkiye mahkemelerinde bir sonuç alamasalar da, AİHM’de genellikle zorunlu dîn derslerine karşı kararlar verilmiştir[14].

Bununla birlikte 4+4+4 olarak bilinen “kesintili zorunlu eğitim” sisteminin kabulü ile berâber seçmeli olarak üç yeni dîn dersi verilmeye başlanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim, Peygâmberimizin Hayâtı ve Temel Dînî Bilgiler adı altında seçmeli dersler de verilmeye başlanılmıştır.

Bunların dışında özellikle son dönemde bilimsel konularda ve alanlarda, dînî referanslarla hareket etmek, özellikle biyoloji derslerine dînî kaynaklarla ele almak ve özellikle evrim karşıtı bâzı dînî grupların, okullarda “bilim eğitimi” adı altında bilim karşıtı çalışmalar yapması, maâlesef oldukça yaygınlaştı. Son dönemdeki müfredat değişikliği ile evrim gerçeğinin biyoloji ders müfredatından çıkarılması, fen bilgisi derslerinde kesinlikle söz edilmemesi, evrimden söz eden öğretmenlerin soruşturma gibi sorunlarla yüz yüze bırakılması, eğitimin dînîleşmesinin ciddî bir göstergesidir. Hükûmete oldukça yakın olan Eğitim Bir Sen’in hazırladığı müfredât raporunda[15] Atatürkçülük konularının kaldırılması, Atatürk’ün bir târihî karakter gibi öğretilmesi, TC İnkılâp Târihi ve Atatürkçülük dersinin kaldırılması, buna gerekçe olarak ise toplumun dînî hassasiyetlerine uygun olmaması gibi durumlar, aslında bütün gerçeği ortaya koymaktadır.

Son olarak ilgili sendikanın müfredât raporunda yer alan bir paragraf, aslında bütün gerçeği, olduğu gibi ortaya koymaktadır ve bu gerçek, Türk eğitimi açısından tam bir felâket doğuracaktır.

“Bununla birlikte, seçmeli din ve değerler eğitimi dersleri ise, velilerin ve öğrencilerin talepleri göz önüne alınarak İslam dinini sevdirmeyi ve benimsetmeyi esas alan ve gerektiğinde uygulamaya da yer verecek şekilde yapılandırılmalıdır.”[16]

Öğrencilerine bir dînî benimsetmeye esâs alan eğitim…

Kutlu Altay KOCAOVA

18 Ağustos 2017





[1] Türkiye Diyanet Vakfı, Haberler / Reyyan Anaokulu Diyanet kampüsünde eğitim hayatına başladı… https://www.diyanetvakfi.org.tr/tr-TR/site/haberler/reyyan-anaokulu-diyanet-kampusunde-egitim-hayatina-basladi--1986 (Erişim târihi: 17.08.2017)
[2] Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü, 4-6 Yaş Grubu Kur'an Kursları
[3] Okula Başlamadan Önce Çocuklara Okuma Yazma Öğretmek Doğru mu?, http://www.egitimsaglik.com/2013/10/okula-baslamadan-once-cocuklara-okuma.html (Erişim târihi: 17.08.2017)
[4] Başar, Murat, "Okuma Yazma Öğrenerek İlkokula Başlayan Çocukların Karşılaştıkları Sorunların Değerlendirilmesi", EKEV Akademi Dergisi, y.1, s.1, ss.281, Yaz 2013
[5] Çelenk, Süleyman, "İlkokuma-Yazma Öğretiminde Kuluçka Dönemi", Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, y.2003, c.36, s.1-2, Ankara
[6] Kur'an Kursları Etkinlik Kitabı 2, s.73, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara, 2015
[7] a.g.e., s.76
[8] Pedagoji Derneği, Çocuğun Bilişsel (Zihinsel) Gelişimi - Piaget, http://www.pedagojidernegia.com/upload/editor/2016031804436-0.pdf (Erişim târihi: 17.08.2017)
[9] Wright, Derek; Croxen, Mary (çev.Öngen, Demet), "Ahlak Yargısının Gelişimi", Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, c.22, s.1, Ankara, 1989
[10] Eğitim Sen, 2016-2017 Örgün Eğitim İstatistikleri: Eğitimde Yaşanan Çöküşün Temel Göstergeleri, s.6, 4 Nisan 2017, Ankara
[11] T.C. Millî Eğitim Bakanlığı, Millî Eğitim İstatistikleri, Örgün Eğitim (1. Dönem), 2016/'17, s.148, Ankara, 2017
[12] a.g.e., s.122
[13] TBMM, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Kanun No.:2709, Kabul Tarihi: 7.11.1982 https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa82.htm (Erişim târihi: 18.08.2017)
[14] Kap, Derya, "Türkiye'de Zorunlu Din Dersi Uygulaması", Akademik Perspektif http://www.ikv.org.tr/images/files/58-61%20AKADEMIK%20PERSPEKTIF%20KASIM%202014_58-61%20(1).pdf (Erişim târihi: 18.08.2017)
[15] Eğitimciler Birliği Sendikası, “Gecikmiş Bir Reform Müfredatın Demokratikleşmesi”,  Ankara, Ocak 2017
[16] a.g.e., s.17

24 Ağustos 2017 Perşembe

CAZİM GÜRBÜZ’E AÇIK MEKTÛP


            Bayburt Postası adlı yerel gazetedeki köşenizde son iki yazınızı Atsız Hoca’ya ayırmışsınız ve Hoca’ya karşı eleştirel bir gözle yaklaştığınızı söylüyorsunuz. Hattâ doğrusunu da, yanlışını da yazdığınızı söylüyorsunuz. Elbette isteyen herkes, istediği kişi hakkında, hakâret etmediği sürece, istediğini söyleyebilir. Ancak bakalım, söyledikleriniz ne kadar doğru?

            İlk olarak “Türkçülüğü tarikat, Atsız’ı da şeyh ettiler” yazınız üzerinden hareket edelim.

        Bu yazınızda “Atsız çuvallamıştır” diyorsunuz ve bunu akılcı bir eleştiri olarak görebiliyorsunuz. Öncelikle çuvallamak gibi argo bir sözcük ile eleştiri yaptığınızı sandığınız an, eleştirinin ne olduğunu zerre anlamadığınız belli oluyor. Eleştiri yazısında ne argo, ne eleştirilen kişiye yönelik aşağılayıcı bir ifâde kullanılamaz. Kullanılırsa ne olur? Söz konusu yazı, bütün değerini kaybeder ve değersiz bir hâl alır.

            Şimdi gelelim, Atsız Hoca’nın çuvalladığını iddiâ ettiğiniz konuya. Yazınızın ilgili kısmında diyorsunuz ki, “Geçen hafta, Osmanlı Padişahlarının soyları sopları konusunda bir paylaşımda bulundum sosyal medyada bazı tepkiler geldi”. Ne idüğü belirsiz olan, hiçbir akademik ve bilimsel eğitimi olmayan, kaynakları uydurma olan ve Bilge Kağan’ı Türk peygamberi sanan Ali Kemal Meram’ın “Padişah Anaları” adlı kitâbındaki saçmalıkları gerçek kabûl ediyor ve Atsız Hoca’yı bu saçmalıkları kabûl etmediği için “çuvallamakla” ithâm ediyorsunuz. Sürekli bilimsellikten söz eden, Atsız Hoca gibi bir bilim adamını “bilim karşıtlığı” ile suçlayan siz, Ali Kemal Meram’ın bilim dışı zırvalarını gerçek olarak kabûl edebiliyor, kaynak sormuyorsunuz. Oysa basit bir târih araştırması ile bu konudaki gerçekleri öğrenebilirdiniz. Ama yine de bu konuda Kânûnî Sultân Süleyman’a kadar olan pâdişâh ve beylerin annelerinin kimler olduğunu size yazayım:

Gâzî Ertuğrul Beğ'in annesi, Kayı boyundan Hayme Ana'dır.
Gâzî Osman Beğ'in annesi, Kayı boyundan Hayme Hatun'dur. 
Gâzî Orhan Beğ'in annesi de Kayı boyundan Malhon Hatun'dur. Bu isim, Âşık Paşaoğlu târîhinde ve Neşrî târîhinde, bu şekilde geçer. Oruc Beğ Târîhi'nde "Râbîâ Hatun" olarak, Rüstem Paşa Târîhi'nde ise Bâla Hatun olarak geçer.
Şehîd 1. Murâd Han'ın annesi, sonradan Nilüfer adını alan Holofira isimli Rûm'dur.
Yıldırım Bâyezid Han'ın annesi de, Rûm kökenli olan Gülçiçek Hatun'dur. İsmâil Hakkı Uzunçarşılı'nın Büyük Osmanlı Târîhi'nde Gülbahar Hatun adıyla geçer.
1. Mehmed Han'ın annesi, Germiyanoğlu 2. Yâkûb Beğ'in kızı Devletşah Hatun'dur. Avşar boyuna mensûb olan Devletşah Hatun, aynı zamanda Celâleddîn-i Rûmî'nin oğlu Sultân Veled'in kızı Mutahhara Hatun'un soyundan gelmektedir.
2. Murâd Han'ın annesi, Emîne Hatun'dur. Dulkadiroğlu Nâsıreddîn Mehmed Beğ'in kızı olan Emîne Hatun, Avşar boyundandır. 
Fâtih Sultân Mehmed Han'ın annesi Hûmâ Hatun, Çandarlı Türkmenlerindendir.
2. Bâyezid Han'ın annesi olan Gülbahar Hatun, Dulkadiroğlu Süleymân Beğ'in kızıdır ve Avşar boyundandır.
Yavûz Sultân Selîm Han'ın annesi olan Ayşe Hatun, Dulkadiroğlu Âlâ'üd-devle Bozkurt Beğ'in kızıdır ve Avşar boyundandır.
Kânûnî Sultân Süleyman Han'ın annesi olan Ayşe Hafsa Sultân ise Kırım Hanı Mengli Giray'ın kızıdır ve Çingis Kağan'ın soyundan gelmektedir.

Halil İnalcık, İsmâil Hâmi Danişmend, İsmâil Hakkı Uzunçarşılı gibi isimlerin eserlerini incelerseniz, hazırladığım bu listenin doğru olduğunu görebilirsiniz. Ama tabiî, bunun için bilimin en büyük düşmanı olan önyargılarınızı kenara koymanız gerekecektir.

Bu arada Atsız Hoca gibi Âşıkpaşaoğlu Tarihi, Oruc Beğ Tarihi, Ahmedî Tarihi, Şükrullah Tarihi, Birgili Mehmed Efendi Bibliyografyası, Ebussuud Bibliyografyası, Mustafa Âli Bibliyografyası gibi Osmanlı târihi konusunda kaynak olan eserleri bulan ve ilk defâ yayınlayan, Sultân 2. Murad dönemine dâir takvim kayıtlarını ortaya çıkaran ve yayınlayan Atsız Hoca’yı bilim dışı bir zırva kaleme alan Ali Kemal Meram üzerinden çuvallamakla suçlamak ciddî anlamda ele alınması gereken bir durumdur.

Ahmet Haldun Terzioğlu adında 13 yılda 45 roman yazmakla övünen kişinin romanlarını, Atsız Hoca’nın romanlarından üstün olduğu ifâdenize gelirsek, tercih sizindir. Elbette bir yazarı, bir başka yazara göre daha çok beğenme, sevme, takdîr etme hakkına sâhibsiniz. Bu yüzden sizi kınayamayız. Ama edebî zevkinizin zayıflığı ve edebiyât alanındaki câhilliğinizi görüp üzülebiliriz. Her zaman taklidler asıllarını yaşatır. Terzioğlu’nun başta Kür Şad romanı olmak üzere birçok romanını okuyanlar, Atsız Hoca’nın Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor romanlarının birer taklîdinden başka bir şey olmadığını göreceklerdir. Ayrıca bir eleştiri yazısı yazılacaksa ve bir iddiâda bulunacaksa, yazarın açık konuşması gerekir. Yâni Terzioğlu’nun romanlarının Atsız Hoca’nın romanlarından her bakımdan üstün olduğunu söylerken, hangi romanları olduğunu ve nasıl üstün olduğunu da ortaya koyması gerekir. Meselâ Terzioğlu’nun hangi romanı Ruh Adam romanının üzerindedir? Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor romanlarından esinlenerek yazılan romanların, onlardan üstün olabilmesi nasıl mümkün oluyor? Yok, eğer gerçekten üstünse, yazar, neden kendisinden altta olan bir yazarı taklîd etmeye devâm edebiliyor.

Dolayısıyla bu yazınız, gerek târih, gerek edebiyât anlamında içinde bulunduğunuz cehâletin açık birer göstergesidir. Gelelim “Atsız-şeyh tartışmasına devam…” başlıklı yazınıza…

Bir önceki yazınızda ve bu yazınızın girişinde, sizi eleştirenleri Atsız’ı bir şeyh gibi görmekle suçluyorsunuz ama bir 11 Aralık günü, Atsız Hoca için söylediğiniz “Yaratan, öldüren ve dirilten O’ydu” cümlesini söyleyen kişi olmakla övünüyorsunuz. Siz, Atsız Hoca’yı tanrılaştıran bir cümle söylemekle övünürken, sizi eleştirenleri Atsız Hoca’yı şeyh olarak görmekle suçlayabiliyorsunuz. Elbette, Türkçüler arasında bir şeyh gibi gören olabilir. Ama sanırım bu durum, işine gelen yerde tanrılaştıran kişiler kadar sıkıntılı bir durum değildir.

Yazınızın devâmında da Atsız Hoca için “Atsız eleştirilerine başlayabiliriz artık” diyorsunuz. Eleştirilerinize tek tek yanıt vereceğim.

Atsız Hoca’nın 1942 yılında yazdığı “Türk Gençliği Nasıl Yetişmelidir?” başlıklı yazıda yer alan bâzı cümleler üzerinden hareket ediyor ve diyorsunuz ki;

“Kız-erkek öğrencilerin bir arada okumalarına karşı çıkıyor Atsız. Nedenmiş? Çünkü kızlar arasında kalan kimi erkek çocuklar erkeklik duygularını yitiriyorlarmış.
Saçmalıktır bu, bilimsel bir dayanağı yoktur bu sav’ın…
Ama durun dahası da var, Atsız, erkek öğrencilere bayan öğretmenlerin ders okutmasını da zararlı buluyor. Buluyor ama kendi eşi Bedriye Atsız Hanımefendi erkek öğrencilere ders okutup durmuş.”

Öncelikle basit bir dilbilgisi kuralını hatırlatayım. Özel isim olmayan ve ek alması durumunda başka bir sözcükle karışmayacak sözcüklere kesme işâreti konulmaz. Yâni “sav’ın” yerine “savın” demeniz gerekir. Şimdi eleştirinize yanıt verelim.

Atsız Hoca’nın kadın düşmânı olduğunu iddiâ edilen yazı, 1942 yılında yazılmıştır. Yâni Avrupa’nın büyük kısmında, kadınların hâlâ oy kullanma hakkının olmadığı, ABD, Avrupa gibi gelişmiş ülkelerde kadınların üniversite ve akademide bulunmasının, bizzât erkek bilim adamları tarafından engellendiği bir dönem. Bu konuda size bir kitâbı önermek isterim. Ünlü ABD’li feminist ve bilim adamı olan Evelyn Reed’in Payel Yayınları’ndan çıkan “Bilim ve Cinsiyet Ayrımı”[1] adlı eser, bu konuda çok önemlidir. Eserin ABD’de yayınladığı yıl, 1978’dir ve bu eser, ABD ve Avrupa üniversitelerinde kadın öğrenci ve öğretim üyelerine çıkarılan engelleri ortaya koymaktadır.

Ayrıca Atsız Hoca’nın bu yazıyı yazdığı târihte Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkı verileli, henüz sekiz yıl olmuştu. Ayrıca aynı Türkiye, 1923 yılında ünlü feminist Nezîhe Muhiddîn’in Kadınlar Halk Fırkası adlı partiyi kurmak istemesine karşı kadınlığı öne sürerek izin vermemişti. Şimdi sizin mantığınıza göre 1934 yılında kadınlara siyâsî haklarını veren Türkiye’yi görmek yerine, 1923’te kadınların siyâset yapmasını, kadınlıklarını öne sürerek engellemeyi mi sunmak gerekir? Bu arada size sormak isterim, Atsız Hoca’nın 1942’deki bu yazısından sonraki 33 yıllık ömründe bu tarz bir başka yazı gördünüz mü? Göremezsiniz, çünkü yok. Sizin yaptığınız şey, Mustafâ Armağan, Kadir Mısıroğlu gibi kişilerin Atatürk’e çamur atmak için târihi çarpıtmasından farksız. Tamâmen aynı anlayış.

Atsız Hoca’nın aynı yazısının bir başka kısmına dâir de şunları yazıyorsunuz:

“Atsız, okulların birer kışla gibi olmasını, öğrencilere askeri eğitim verilir gibi eğitim verilmesini ve mümkünse okul müdürlerinin de yüksek rütbeli subaylardan olmasını savunuyor: “Ceza bütün şiddetiyle okullara girmeli ve kötü aile muhitlerinde yetişen veya şahsen fenalığa istidatı olan çocuklar yaptıkları hareketlerin mukabelesiz kalmadığını görmeli ve iyi çocukların da bozulmasının önüne geçilmelidir”.
Ya spor? Ohooo o bağlamda da neler var neler: “Askerlik ve spor liselerde daha sıkı olarak devam etmeli ve talebeler silahla toplu bir halde talime, hakiki süngü ve kılıçlarla hakiki mübarezeler (çatışmalar) yapmağa alışmalıdır. Zarar yok, aralarında tehlikeli yara alanlar bulunsun… Bu yaralar sinemaların, baloların yaptığı tahribat kadar zararlı değildir.”

Atsız Hoca’nın bu önerisinde de, dönemin etkisi vardır. Çünkü o dönemde Türkiye’de okullarda belli ölçülerde askerî eğitim verildiği gibi Kâzım Karabekir Paşa’nın “Çocuk Dâvâmız”[2] adlı eserinde ortaya koyduğu sistem de aşağı yukarı budur. Yâni bu fikir, Atsız Hoca’ya âid değildir. Dönem içerisinde oldukça yaygın olan bir fikirdir ve o şartlar altında Atsız Hoca da bunu benimsemektedir. Kaldı ki, 2. Dünyâ Savaşı’nın en sert ve kanlı bir biçimde yaşandığı, Alman tanklarının sınırlarımıza yığıldığı bir dönemde çok yaygın olan bir fikri, Atsız Hoca da yazdı diye eleştirmek, ancak kötü niyetle açıklanabilir.

Şimdi de gelelim, Atsız Hoca’nın şi’rlerine yönelik eleştirilerinize.

“Gün olur ki mertliğin uğrar kahpe bir hınca/namert bir el arkandan seni vurur kadınca”
Kahpenin, namerdin kadını erkeği olur mu? İnsafsız, haksız ve dayanaksız bir kadın düşmanlığı…

Halk edebiyâtımızda yer alan birçok şi’re bakarsanız, benzeri birçok şi’r bulabilirsiniz. Kaldı ki, mertliğin, savaşçılığın, yiğitliğin yüceltildiği bir şi’rde bu ifâde var diye Atsız Hoca’yı kadın düşmanlığı ile suçladığınız zaman nice ozanı da suçlamak gerekir. Bir cümle ile Atsız Hoca, kadın düşmanı oluyorsa, "Baba mana bir kız alıver kim men yerümden turmadın ol turmah gerek; men koç atuma binmedin ol bimeh gerek; men kırıma varmadın ol mana baş getürmeh gerek. Bunun gibi bir kız alıver baba mana”[3] diyen Bamsı Beyrek’ten dolayı da bütün Dede Korkut hikâyelerini kadın düşmanlığı suçlayalım. Ne güzel değil mi?

Yazınızın devâmında yine bir şi’r üzerinden Atsız Hoca’nın felsefe ve bilim düşmanı olduğunuzu söylüyorsunuz ve diyorsunuz ki,

“Ve felsefe düşmanlığı:
“Anlamayız hayatı felsefeyle ilimle/Hayat çelik ellerle atılan zar olmalı/Rahat yatakta ölmek sanki olmaz mı çile/Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı”
Hayatı bilim ve felsefe ile anlamamak, biz de bunu anlamayız. Felsefe ve bilim yapmakla, yurdunu müstevlilere karşı savunmanın çelişen bir yanı yoktur bize göre.”

Atsız Hoca’nın yine kahramanlığı, serdengeçti olmayı, hayâtını vatan için fedâ etmeyi öven, bundan söz eden bir şi’rinde vatan için savaşırken başka hiçbir şey düşünmemeyi ifâde eden satırları üzerinden bilim ve felsefe düşmanlığı ile suçlamak… Peki, siz hiçbir bilimsel temeli olmayan Ali Kemal Meram’ın kitâblarını bire bir doğru kabûl ederken, bilim karşıtı olmuyor musunuz? Atsız Hoca’nın bu sözünden bilim ve felsefe karşıtlığı çıkarmakla bâzılarının İstiklâl Marşı’ndaki “medeniyet dediğin tek dişi canavar” ifâdesinden dolayı Mehmed Âkif’i medeniyet karşıtı olarak nitelemesi arasında hiçbir fark yoktur.

Beyefendi, size küçük bir hatırlatma da yapayım. Bilimi sevmek önemli değildir. Önemli olan bilimsel düşünmek ve çalışırken bilimsel sınırlar içinde kalmaktır. Atsız Hoca’nın târihle ilgili çalışmalarında bunu fazlasıyla görüyoruz. Önemli olan budur.

Atsız Hoca’nın Yâhudîleri övdüğünü iddiâ ettiğiniz kısım ise tam anlamıyla çarpıtmadır. Atsız Hoca’nın Yâhudîlerle ilgili düşünceleri bellidir ve bu hiç değişmemiştir. Türk Ülküsü kitabındaki söz konusu kısımlarsa, Yâhudîlerin milliyetçi bir tutumla, ülkülerinden vazgeçmemelerini ve iki bin yıl sonra olsa da ülkülerini gerçekleştirmeyi anlatır. Yâni bu bir Yâhudî övgüsü değil, ülküye bağlı olmanın sonuçlarını gösteren bir ifâdedir, o kadar. Devâmında da Moiz Kohen denen kişiyi, Tekin Alp takma adıyla Kemalist ve Türkçü olduğunu söylemeniz yer alıyor ki, tamâmen içler acısıdır. Atsız Hoca, Moiz Kohen’i Türk saymayarak, doğrusunu yapıyor. Çünkü Moiz Kohen, Türk değil, Yâhudîdir. Bu kadar basit. Türk olmayan biri, Türkçülük maskesine büründü diye niye onu Türk kabûl edelim? Türk olmayan herkesi niye Türk yapalım? Aynı mantıkla, Almanya’da yaşayan ve tamâmen Alman devletine hizmet edip, kendisini Alman gören Türkler hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizin mantığınıza göre onları da övmemiz gerekir, değil mi?

Bu arada Muhittin Nalbantoğlu’nun aktardığı bir hâtırâ üzerinden hareket ediyorsunuz ve aklınız sıra Hasan Âli’yi mâsum göstermeye çalışıyorsunuz. Beyefendi, siz kabûl etseniz de, etmeseniz de, Atsız âilesi, İsmet ve Hasan Âli’den dolayı bir evlât kaybetti. Nejdet Sançar Hocamızın biricik oğlu Afşınımızın ölümünde İsmet’e yaranmak için çabalayan Hasan Âli, doğrudan suçludur. Sançar Hoca’nın eşi Reşîde Hanım’ın Afşın’a hâmileyken ve doğum sonrasında yasadışı olarak maâşının nasıl kesildiğini, sosyal yardımların önüne nasıl geçildiğini ve hattâ Afşın’ın bebekliğinde tedavisinin nasıl engellendiğini bir araştırın… Size göre Atsız Hoca, yeğeninin; Nejdet Sançar Hoca da oğlunun ölümünde payı olan kişiyi omuzlarında taşısın, öyle mi? Yazık… Umarım, devleti yöneten kişiler elinden benzeri bir acı yaşamazsınız…

Son olarak kendinizi Kemalist ve Türkçü olarak nitelendiriyorsunuz ve Berfîn Yayınları’ndan kitâb bastırabiliyorsunuz. Elbette, sizin tercihinizdir, saygı duyarım. Ancak Berfîn Yayınları gibi siyâsî çizgisi ortada olan, Kürdler ve komünizme dâir yazdığı kitâblarla bilinen bir yayınevinden Kemalizm ve Türkçülüğe dâir kitâb bastırmak, ilginç bir çelişki doğrusu. Açıkçası ben, Kürd milliyetçiliği iddiâ eden bir yazarın ya da Ayşe Hür gibi birinin Ötüken, Aygan, Bozkurt gibi Türk milliyetçisi, Türkçü çizgideki yayınevlerinden kitâb çıkaracağını sanmam… Neyse, bu da size dâir bir çelişki olarak köşede dursun…

KUTLU ALTAY KOCAOVA

24.08.2017





[1] Reed, Evelyn (çev. Yeğin, Şemsa), Bilim ve Cinsiyet Ayrımı, Payel Yayınevi, 2. Baskı, İstanbul, Mayıs 2003
[2] Karabekir, Kâzım, Çocuk Davamız, Yapı Kredi Yayınları, Ağustos 2015, İstanbul
[3] Kaplan, Mehmet, “Dede Korkut Kitabında Kadın”, Türkiyat Mecmuası, y.1951, c.9, İstanbul

21 Temmuz 2017 Cuma

YUNANİSTAN'IN İSTANBUL'U İŞGÂL GİRİŞİMİ



            İstiklâl Savaşı’nın sonucunu etkilemesi açısından, maâlesef kaynaklarımızda yer almayan, çok önemli bir olay var. Yunanistan’ın İstanbul’u işgâl isteği ve girişimi…

            1922 yılının Temmuz ayı, Anadolu’daki bütün kesimler için oldukça hareketli geçmiştir. Bir yanda Anadolu’da Tekâlif-i Millîye emirleri gereğince toplanan malzemeler, bir yanda doğu ve güney cephelerinden batıya kaydırılan birlikler… Öte yanda da İngiliz Lloyd George tarafından “deli” olarak tanımlanan Hatzianestis’in Yunan Orduları Başkomutanlığı’na getirilmesi, İzmir’de bağımsız “İonya Devleti”nin ilânı[1], Karadeniz’deki Yunan savaş gemilerinin Samsun’u bombalaması[2] ve Anadolu’daki Yunan birliklerinin bir kısmının Trakya’ya taşınması…

            Yunanistan kamuoyu ve ordusunda Sakarya Savaşı’ndan sonra Îtilâf devletlerine karşı bir güvensizlik oluşmaya başlamıştı. Bu açıdan oldubitti yoluyla sonuç almak ve Îtilâf devletlerine bunları kabûl ettirmek istiyorlardı. Çünkü Sakarya Savaşı bittikten sonra Fransızların TBMM ile 20 Ekim 1921 târihinde imzâladıkları, Ankara Îtilâfnâmesi, İtalyanların sessiz sedâsız Antalya ve çevresini boşaltması ve İngilizlerin Yunanlara verdiği desteğin git gide maddî destekten, sözlü desteğe kayması gibi sebebler, Yunanların Anadolu’da batağa çekildikleri düşüncesine yol açmıştı. Bunun içinde hem İzmir’de, Yunanistan’a bağlı bir devlet kurmak, hem de İstanbul’u işgâl etmeye karar vermişlerdi. Yunan düşüncesi, bunlara sözlü tepkinin ötesinde tepki verilmeyeceği ve öyle ya da böyle kabullenileceği yönündeydi. Bu konuda Yunan prensi Andrew’in General Metaxas’a yazdığı şu satırlar, Yunanistan’ın o dönem içerisinde bulunduğu sosyo-psikolojik yapıyı göstermektedir[3]:

            “Anadolu kâbusundan bizi kurtaracak bir şey hemen yapılmak zorunda. Ne olduğunu bilmiyorum; ancak blöf yapmaktan vazgeçmeli ve gerçekle yüzleşmeliyiz.”

            İşte, Yunanistan’a hâkim olan bu düşünce buydu. Bu yüzden İzmir’de İonya devleti kurmaya kalkarken, bir yanda da Trakya’ya asker yığıp, İstanbul’u işgâl etmeye karar verdiler. Daha doğrusu bu karârı, başkomutan olarak atanan Georgios Hatzianestis vermişti.

            İşgâlin başladığı tarihten beri İstanbul’da bir Yunan işgâli ya da harekâtı olacağı düşünülür, sık sık dedikodusu yapılırdı. Temmuz ayının ikinci yarısında Hatzianestis’in emriyle Trakya’da bulunan Yunan birlikleri, ileri harekâta başladı. Bu harekât, bir ânda bu dedikoduların gerçeğe dönüşüp dönüşmeyeceği düşüncesini doğurdu. Yunan hükûmeti, Hatzianestis’e böyle bir harekâtın Anadolu işgâlini sona erdirmeye gerektireceğini söylemiş, Hatzianestis ise buna gerek olmadığını, belli sayıda birliğin taşınmasının yeterli olacağını söylemişti. Bu arada İngiltere, Yunanistan’ın ilk hareketlerine rağmen bu plana inanmamış, Yunanistan’ın bunu yapabileceğini düşünmemiştir. Öyle ki, gelen istihbârat raporlarını bile inandırıcı bulmamışlardır. Sanırım, bir maşa olarak gördüğü Yunanistan’ın, müttefiklere karşı böyle bir harekette bulanacak cesaretinin olmadığını düşünmüş olmalılar. Bu arada Anadolu’daki iki Yunan tümeninin (üç piyâde alayı, iki tabur), Trakya’ya sevki de tamamlanmıştı. Ayrıca Dedeağaç’a da büyük miktarda petrol sevkiyâtı yapılmıştı[4].

            27 Temmuz 1922’ye gelindiğinde Başkomutan Hatzianestis, karargâhını Tekirdağ’a taşıdı ve bunu bütün dünyâya bildirdi. Ertesi gün de Yunanistan, resmî olarak savaşın uzamasının sorumluluğun Yunanistan’a yüklenemeyeceği, böyle bir sorumluluğu kabûl etmeyecekleri ve savaşı bir ân evvel bitirmek için en etkili yöntemleri kullanacaklarını belirten bir bildiriyi ilân ettiler[5].

            Böylece Yunanistan tavrını açıkça ortaya koyuyor, eğer istekleri kabûl edilmezse, zorla alacağını bildirmiş oluyordu. Bu konuda özellikle İngiltere’nin fazla öfkelenmeden, bu durumu kabulleneceklerini düşünüyorlardı[6]. Müttefiklerin işin renginin değişmeye başladığını anlamasından sonra 29 Temmuz’da İşgal Kuvvetleri Başkomutanı General Harrington’un Trakya turuna çıkması ve Yunan birliklerinin işgâl için hazırlandıklarını görmesi, büyük bir endişe kaynağı oldu[7].

            30 Temmuz târihinde Müttefik devletler, aralarında toplanıp Yunanistan’a karşı neler yapacaklarını konuştular. Fransa, sertlikle karşılık verilmesini isterken; İtalya, Yunan harekâtının beklenilmesini istiyordu. İngiltere ise yumuşak bir tavırla durdurabileceklerini düşünüyordu[8]. 31 Temmuz târihine gelindiğinde Yunanistan, resmî olarak Îtilâf Devletlerine başvurdu ve İstanbul’un işgâli için izin istedi[9].

            1 Ağustos târihinde ise Yunan uçakları, müttefik hatları üzerinde keşif uçuşları yaptılar ve birlikler, ilk defâ, oldukça yakın mesafeye geldiler. Aynı gün Îtilâf devletleri, resmî olarak Yunanistan’a nota verdiler ve herhangi bir Yunan harekâtına karşı zorla püskürtüleceklerini belirtip, bunun savaş sebebi olacağını ilettiler[10]. Ayrıca General Harrington, müttefik generalleriyle birlikte, başkomutanları olarak sorumlu oldukları bölgeye yönelik bir harekâta silâhla karşı koyacaklarını belirten bir basın bildirisi yayımlattı[11].       Bu arada İstanbul hükûmeti, 20 bin civârında asker toplayabileceklerini söyledi ve bunu Harrington’un emrine vermeyi önerdi[12].

            Ancak bu durum, Yunan ısrârlarını durdurmadı. 2 Ağustos günü Yunan Dış İşleri Bakanlığı, İngiltere ve müttefiklerinin İstanbul’u işgâl etmelerine izin vermelerini bir kez daha istedi[13]. Ertesi gün de Atina’daki Îtilâf devletlerinin resmî temsilcilerine birer nota verip, İstanbul’un Yunanistan tarafından işgâlinin barış getireceğini, Türk direnişini yok edeceğini ve Anadolu’daki Yunan birliklerine büyük bir moral vereceğini bildirmişti[14].

            4 Ağustos târihinde İngiltere başbakanı Lloyd George’un Âvam kamarasında yaptığı konuşma, bu konu açısından oldukça önemlidir[15]:

            “Her iki taraf arasında adil davranmadığımızı kim, nerede söylemişti, unuttum. Adil olduğumuzdan emin değilim. Neler oldu? Burada, Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaş var. Biz taraflardan birinin başkentini diğerine karşı savunmaktayız… Eğer biz orada olmasaydık, Yunanlıların bu başkenti birkaç saat içinde işgal edeceği ve bunun da bir karar vücuda getireceği hususuna tereddüt yok. Şimdi Yunanlıların karar verebilecekleri tek yön var; o da ülkenin neredeyse nüfuz edilemez iç kesimlerine doğru yüzlerce mil boyunca tek sıra yürümek. Bilmiyorum herhangi bir ordu Yunanlıların gittiği kadar uzaklara gider miydi? Bu, çok gözü pek ve çok tehlikeli bir askerî girişimdi… Hattâ Kemalist güçlerin Avrupa tarafından donatıldığına dair belki de mesnetsiz olan iddialar var. Başka şartlar altında Yunanlılara Anadolu kıyısını ambargo altına alma yetkisi verilirdi… Kemalistler barışı kabul etmeyecekler; çünkü kendilerine tatminkâr ateşkes şartları tanımayacağımızı söylüyorlar: fakat Yunanlılara da savaşa tüm güçleri ile devam etmeleri için izin vermiyoruz. Kemalistlerin, askerleri on-on iki yıldır silah altında, bir savaştan diğerine koşan ve kaynakları sınırsız olmayan bu küçük ülkeyi tüketeceklerini nihayet akıl edip vazgeçecekleri ümidiyle böylesi bir durumun sonsuza dek devam etmesine izin veremeyiz.”

            Lloyd George, Yunanistan yanlısı bu konuşmasıyla gerçeği göremediğini göstermiştir. Bu durumda Îtilâf devletlerinin neden Yunanistan’a izin vermediği sorulabilir. Bunun yanıtını kendi işgâlleri altında bulunan bir bölgenin, kukla olarak gördükleri bir devlet tarafından işgalinin îtibarlarına vereceği zararda aramak, sanırım yanlış olmaz. Yâni bizim işgâlimiz altında olan bir yeri, biz varken, kukla olarak kullandığımız bir devlet, bize rağmen nasıl işgâl edebilir düşüncesi…

            Bu arada Yunanistan’ın bu adımını Türk orduları başkomutanı Gâzî Mustafâ Kemâl Paşa, çok iyi izlemiş ve Yunan ordularının hatlarında oluşan açığın kapatılamamasına üç hafta sonra Büyük Taârrûz’u başlatarak yanıt vermiştir. Bu da Yunan ordusundaki açıkları çok iyi gören, izleyen ve o noktalardan vuran Gâzî Mustafâ Kemâl Paşa’nın askerî dehâsının bir göstergesidir. Ancak maâlesef, bu olay, Türk kaynaklarında pek yer almamakta, ancak birkaç cümle ile geçiştirilmektedir.

21 Temmuz 2017

KUTLU ALTAY KOCAOVA



[1] Müderrisoğlu, Alptekin, “Batı Anadolu’da Kurulan Kısa Ömürlü Bir Devlet: İonya”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c.9, s.27, ss.569-579, Temmuz-Kasım 1993, Ankara
[2] Satan, Ali (der.), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1922, s.44, Tarihçi Kitabevi, 1. Baskı, Temmuz 2011, İstanbul
[3] Smith, Michael Llewellyn, Yunanistan’ın Anadolu Hayali 1919-1922, s. 285, Tarihçi Kitabevi, İstanbul 2017
[4] a.g.e., s.319
[5] Bozkurt, Abdurrahman, “Yunanistan'ın İstanbul'u İşgal Planı (1922)”, Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, s.18, ss.142, y. 2010, İstanbul
[6] Satan, Ali (der.), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1922, s.46, Tarihçi Kitabevi, 1. Baskı, Temmuz 2011, İstanbul
[7] Smith, Michael Llewellyn, Yunanistan’ın Anadolu Hayali 1919-1922, s. 320, Tarihçi Kitabevi, İstanbul 2017
[8] a.g.e., s.320
[9] Satan, Ali (der.), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1922, s.47, Tarihçi Kitabevi, 1. Baskı, Temmuz 2011, İstanbul
[10] Smith, Michael Llewellyn, Yunanistan’ın Anadolu Hayali 1919-1922, s. 321, Tarihçi Kitabevi, İstanbul 2017
[11] Satan, Ali (der.), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1922, s.47, Tarihçi Kitabevi, 1. Baskı, Temmuz 2011, İstanbul
[12] a.g.e., s.48
[13] Bozkurt, Abdurrahman, “Yunanistan'ın İstanbul'u İşgal Planı (1922)”, Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, s.18, ss.144, y. 2010, İstanbul
[14] a.g.e., s.145
[15] Smith, Michael Llewellyn, Yunanistan’ın Anadolu Hayali 1919-1922, s. 324-325, Tarihçi Kitabevi, İstanbul 2017