19 Mart 2018 Pazartesi

İNSAN BİÇİMLİ MEZAR TAŞLARI VE ÖĞBERLER KÖYÜ ÖRNEĞİ


            İnsanoğlu, târihin her devrinde ölüm ve mezar olguları üzerine düşünmüş ve bu konuda çeşitli inançlar ve fikirler geliştirmiştir. Çeşitli cenâze törenleri, ölü gömme gelenekleri, mezar yapıları, hep bu düşünce ve inançların ortaya koyduğu unsurlardır. Dolayısıyla bu makâlede yanlış bir şekilde balballarla karıştırılan insan biçimli mezar taşları ve bu mezar taşlarının yakın târihli olarak bulunduğu Öğberler köyü örneği ele alınacaktır.
          Öğberler, Zonguldak’ın Ereğli ilçesine bağlı olan ve Ereğli merkezine yaklaşık 40 kilometre mesâfede bulunan bir dağ köyüdür. Köy, hem dış görünüş, hem de dil özellikleri bakımından Oğuz-Kıpçak karışımı bir özellik sergilemekte ve Türk kültürüne dâir birçok unsuru bünyesinde barındırmaktadır. Özellikle dil alanında birçok dilci açısından doğrudan çalışma alanı olabilecek köy hakkında, her ne kadar konumuzla doğrudan bağı olmasa da, araştırmacılara yol göstermek amacıyla bâzı örnekler vermek istiyorum.


29 Ocak 2018 Pazartesi

KURDUN GÖZÜ

-Türk milleti, vatanı ve bayrağını korumak uğruna, hâin teröristlere karşı gözünü fedâ eden Kür Şad yürekli, kurt bakışlı Gâzî Yunus Tuaç’a-

            Börü Han, çok öfkeliydi. Uzun uzun uluyor, oradan oraya koşturuyordu. Han Tengri’nin doruklarındakiler buna bir anlam veremiyordu. Kür Şad, Çingis Kağan’a bakıyor; Alp Arslan, Enver Paşa’ya bakıyor; Mustafâ Kemâl Paşa, Motun Yabgu’ya (Mete) bakıyordu. Şehîdler de neler olduğunu anlamamıştı.

            O sırada Börü Han, büyük bir öfke ve hırsla târihin ulularının önünden geçti. Hepsi onu ilk kez böyle görüyordu. Şehîdlerin önünden de aynı şekilde geçti. Sâdece Hotenli Zeynep, Tel Âferli Fâtıma, Kerküklü Mehmet, Karabağlı Ali Haydar, Bayırbucaklı Kemâl, Kırımlı Ahmet’in önünden geçerken yavaşlamış, hattâ onlardan özür dileyerek geçmişti. Türk oldukları için daha çocuk yaşta katledilen bu çocuklar da, en içten gelen bir seziyle her şeyi anlamış ve gözlerinden akan birer damla yaşla karşılık vermişlerdi.

            Börü Han, Tanrı katına kadar koşmuştu. Ama yasaktı, buraya giremezdi. İzin istedi, verilmedi. Gerisin geriye döndü, ama dönerken öfkesi katmerlenmiş, daha da büyümüştü. Bu sefer, târihin ulularının önünde durdu.

            “Sizler, târihin uluları! Sizler bu târihin kağanları, yabguları, başbuğlarısınız ve sizlerin milletinize yön veren, yaşatan ve dahi öldürenlersiniz. Dileğim Tanrı’dandı ama girmeme izin verilmedi. Ben de tâ kalbimin en derin yerinden söyleyerek, yine Tanrı’dan istedim. Sonra kendimi burada buldum. Şimdi siz borçlusunuz.”

            Ulular, bundan hiçbir şey anlamamışlardı. Motun ile Çingis Kağan, öne çıkarak sordular. “Borcumuz kime ve neden?”

            Börü Han, bu soruya yanıt vermeden evvel, yine bulutlara doğru bakmaya başladı. O sırada bulutlar aralandı ve Türk yurdunun İzmir ilini görmeye başladılar.  

            Boynunda mukaddes bayrağın ayıyla yıldızını taşıyan bir genç, arkadaşıyla oturuyordu. O sırada yanına gelen ve onu tasvir etmek hiçbir küfrün yeterli olmayacağı biri gelip, mukaddes bayrağın ayıyla yıldızına sövmeye başladı.

            Mukaddes bayrağın ayıyla yıldızına sövülmesi, bir ânda Han Tengri’nin doruklarını dalgalandırmıştı. Börü Han, dişlerini sıkıyor, yelesini kabartıyordu. Çingis Kağan’ın gözleri öfkeyle doluyor; Motun Yabgu, kılıcının keskin tarafını sıkıp, kanını akıtıyor; Kür Şad da ileri atılmak isteyen atının üzerinde öfkeyle duruyordu.

            Kavga başlamıştı. Bir yanda mukaddesin bayrağın ayıyla yıldızını korumaya için dövüşen Kür Şad yürekliler, diğer yanda ise tanımlamaya hiçbir küfrün yetmeyeceği yaratıklar… Kavga devâm etti, kavga sürdükçe, Han Tengri’nin dorukları daha da dalgalandı. Bir yanda Mustafâ Kemâl Paşa, masmâvi gözlerini dikmiş bakıyor; bir yanda Enver Paşa, öfkeyle bıyıklarını sıvazlıyordu.

            Sonra birden Han Tengri doruğunu ve hattâ bütün Tanrı Dağları’nı titreten bir şey oldu. Yaratıklar, Kür Şad yüreklinin boynundaki mukaddes bayrağın ay ve yıldızını söküp, Kür Şad yüreklinin gözüne sapladılar.

            Zaman durdu, dünyâ durdu, kâinât durdu. Kür Şad’ın gözlerinden iki damla kanlı yaş aktı ve doğrudan Kür Şad yüreklinin, Yunus’un gözlerine düştü. Artık Kür Şad ile Yunus, aynı kandan, aynı candan olmuşlardı.

            Vurmaya, saldırmaya devâm ettiler. Geride ise bir gözden ötesi kalmıştı, devâsa bir yürek… Hastâneye götürdüler, çâre olmadı, kimse bu derde devâ bulamadı. O ân ise Han Tengri’nden sâdece Gâzî Yunus görünüyordu. Ulular, Gâzî Yunus’a baktılar, baktılar. Hepsinden birer parça taşıdığını anladılar. Ama evvelâ hak da, söz de Kür Şad’daydı.

            “Özü doğru, sözü doğru, Börü Han! Ululardan bir ulu, yiğitlerden bir yiğit, hanlardan bir han, bozkurtların hanı, Börü Han, de bakalım, borcumuz nedir, dileğin nedir?”

            “Yiğitlerin en yiğidi, yahşıların en yahşısı, güzel yüzlü, güzel yürekli Kür Şad! Sözüm hepinizedir. Ama borcunuz, rûhunu ve yüreğini senden alan bu gâzî Türk, Yunus Tuaç’adır. Dileğim, borcunuzu ödemenizdir. Borcunuz ise bir gözdür.”

            Bu sefer, öne Çingis Kağan çıkmıştı.

            “İyi dersin, güzel dersin. Ama bu bizden olabilecek bir iş değildir. Bu, Tanrı işidir. Tanrı’nın vermesi gerekir.”

            “Kür Şad, rûh verdi, yürek verdi. Bir diğeriniz de göz verse, ne çıkar. Hem Tanrı’nın da kapısına gittim, giremedim, göremedim. Sonra yüreğimden diledim. Size gönderdi. Demek ki, bu işin sırrı sizdedir.”

            Motun Yabgu, Çingis Kağan’ın sessiz kaldığını görünce, araya girdi ve öne çıktı.

            “Börü’m! Ben gök yeleli can dostum! Doğru dersin, güzel dersin. Bu iş bizdedir. Ama bizden öte sendedir.”

            Börü Han şaşırmıştı. Nasıl olabilirdi ya da nasıl olacaktı?

            “Sendedir ya. Hem sen de bizim gibi ululardansın. Hepimiz dünyâda iken bir rehberdir, yoldaştın, ortaktın, arkadaştın. Şimdi de öylesin. Ama bu güzel evlâdıma uzanacak el sendedir. Ben, birçoğunuzdan evveldir buradayım. Zamânı unuttum. Bu gâzi evlâdımın yüreği ve ruhu Kür Şad’dan verilmiş, gözü de senden verilsin. Onun bir gözü dünyâyı görmese de, bu Han Tengri’yi görsün. Şimdi buyur da, o göz, buraya gelsin ve yerini alsın. Onu da sen taşı ve böylece bu gâzî evlâdımız, seninle görsün, senin gibi görsün.”

            Ulular, bu söze hak vermişlerdi. Hep birlikte yürekten Tanrı’dan dilediler. Belli ki, Tanrı da kabûl etti. O vakit, Gâzî Yunus’un gözü, Han Tengri’deki yerini aldı ve Börü Han’ın gözü oldu.

            Sabah hemşîre uyandırdığında Yunus’un yüzü gülüyordu. Hemşîre şaşırmıştı. Daha dün gözünü kaybetti, şimdi gülümsüyor, diyordu. Oysa bu sır, elbette ona açılacak değildi. Sır, Yunus’a rüyâsında bildirilmişti. Motun Yabgu, Börü Han ve Kür Şad yan yanaydı. Motun Yabgu, sert ve emrederek, “Börü Han’ın gözlerine bak” dedi. İnanamıyordu. Kaybetti gözü, şimdi Börü Han’daydı. Mutlu olmuştu. “Kür Şad’ın yüreğine bak” dedi. İlk ânda fark edemese de, en içten gelen bir sezgiyle kendi yüreğinin Kür Şad’dan geldiğini anladı. Motun Yabgu devâm etti. “Bundan sonra Börü Han ile berâber görecek, berâber bakacak ve berâber yaşayacaksın. Kurt gözü sendedir, artık. Kür Şad yürekliler, gözlerini kurttan alırlar ve şimdi sen, gözünü kurda verdin. Bundan sonra söz de senin, öz de senin. Her konuda, her dâim övünç de senin… Kutlu olsun!”

KUTLU ALTAY KOCAOVA


29.01.2018

24 Ocak 2018 Çarşamba

AFRİN - Kuvvâ-i Millîye’den Kürd milliyetçiliğine -

Harita: 30 Ekim 1918 târihinde Mondros Ateşkes Antlaşması imzâlandığında Türk kontrolünde bulunan topraklarımız ve birliklerimizin bulunduğu yerler.

            Afrin, 2014 yılında terör örgütü PKK’nın Sûriye kolu PYD tarafından ilân edilen “özyönetim” ile tekrar gündemimize girdi. Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin Özgür Sûriye Ordusu ile berâber Afrin’e yönelik başlattığı harekât ile de Türk ve dünyâ gündeminin merkezine oturdu. Bununla birlikte yaşananları anlayabilmek için Afrin’in coğrafyasına ve târihine bakmak gerekiyor.

             Afrin, Türkiye’nin Hatay ve Kilis illeri arasında yer alan Sûriye’ye âid bir yerleşimi birimidir. Günümüzde Haleb iline bağlı olan Afrin’in merkez nüfûsu, 2004 verilerine göre 32 798 iken ilçenin tamâmının nüfûsu ise 172 095’dir[1]. Eldeki son resmî ve objektif nüfûs bilgisi bu olduğu için buna göre hareket etmek gerekir.

            İlçenin etnik nüfûsu hakkında kesin bir söz söylenemese bile Kürd ağırlıklı olduğu, bununla birlikte önemli bir Türkmen ve Arab nüfûsunun da bulunduğu bilinmektedir. Bununla birlikte Afrin’in bâzı yerleşimleri doğrudan bâzı Kürd aşîretlerinin adını taşımakta ve nüfûsun tamâmı o aşîretin mensûbları oluşturmaktadır. Meselâ Raco aşiretinin yaşadığı Raco’nun 2004 yılındaki nüfûsu 21 955’tir. Aynı şekilde Şîrvan aşîretinin yaşadığı Şîrvan’ın 2004 yılındaki nüfûsu 13 632’dir[2]. Ayrıca farklı Kürd aşîretlerinin yaşadığı Ma’batlı’nın 2004 yılındaki nüfûsu 12 359 iken, Cîndires’in (Cîn Deresi) 2004 yılındaki nüfûsu 32,947’dir. Bunun dışında Kürd, Türkmen ve Arabların yaşadığı Bülbül ile Şeyh El Hadid’in 2004 yılındaki toplam nüfûsu 26 444’dür[3]. Buna göre Afrin’in dışındaki nâhiyelerde 90 000 ilâ 100 000 arasında bir Kürd nüfûsun yaşadığını söylersek, yanlış olmaz. Bununla birlikte bu nüfûsa civâr köylerin nüfûsu dâhildir. Merkez için herhangi bir etnik nüfûstan söz edemesek de, çevre yerleşimlerin nüfusları üzerinden ancak bir tahmîn yürütülebilir ki, bu durumda da merkezle birlikte toplam Kürd nüfûsun 100 000 ilâ 110 000 arasında olduğu söylenebilir. Bununla birlikte Afrin merkezinin, yaklaşık 1 kilometre, güneydoğusunda yer alan Tûrandah köyü de Türkmenliğe yapılan vurgu olarak yer almaktadır.

            Afrin bölgesi, günümüzde Haleb’in parçası olan bir ilçe iken, Osmanlı döneminde yine Haleb’in Amik ilçesine bağlı bir yerleşim olarak görüyoruz[4].  Bununla birlikte burada Afrin adı, bir yerleşim biriminin ötesinde “çeltük nehri” olarak yer almaktadır. Bu ifâde bize buranın çeltik kaynağı olduğunu göstermektedir. Ayrıca 1536 târihli tahrir defterinde de Afrin nehrine dâir iki kayıt yer almaktadır. Buna göre birinde, 20 kantar tohuma karşılık 34 neferin (kişi) olduğu ve hâsılâtın 120 000 birim olduğu, yarısının mîrî hisse, yâni devletin payı, yarısının da rencberlerin hissesi, yâni çiftçilerin hissesi olduğu belirtilmektedir. Diğerinde de bölgeye 40 kantar tohum verildiği ve 40 neferin olduğu belirtilip, hâsılâtın 20 000 birim olduğu, yarısının mîrî hisse, yâni devletin payı, yarısının da rencberlerin hissesi, yâni çiftçilerin hissesi olduğu belirtilmektedir[5].

            Bunun dışında Osmanlı arşivlerinde de sâdece birkaç defâ yer almaktadır. Bunlardan biri 4 Temmûz 1891’de bölgede görülen koleraya, diğeri 15 Kasım 1887’de Afrin’in yanan tahta köprüsü yerine yenisinin yapımına başlandığı yönünde… Bu dönemde Afrin’i içine alan bölgenin A’zaz-ı Ekrâd olarak adlandırılması[6], Kilis’in güneyinde kalan ve bugünkü Afrin bölgesini oluşturan alana da Ekrâdî Kilis[7] denilmesi, bölgede çok uzun zamandır yoğun bir Kürd nüfûsun yaşadığını göstermektedir.  

1.Dünyâ Savaşı’nın bitmesiyle berâber başlayan işgâller, bilindiği gibi ilk olarak güney bölgeleri olan İskenderun-Musul hattı üzerinde gerçekleşmiş ve bölge, ilk olarak İngilizler tarafından işgâl edilmişti. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzâlandığı 30 Ekim 1918’de 3. Kolordu’nun karargâhı bulunuyordu. Ancak ateşkesten sonra Afrin de, A’zaz ile birlikte İngilizler tarafından 12 Mart 1919 târihinde işgâl edilmişti[8].

Kaynaklara baktığımızda bölgedeki Türkmenlerin dışında Kürd ve Arab aşîretlerinin büyük oranda direnişe geçtikleri ve Kuvvâ-i Millîye grupları oluşturdukları bilinmektedir. Buradaki ve bütün Sûriye’deki direniş, “güney cephesi”nin parçası olarak yürütülmektedir. Anteb’in 8 Şubat 1921’de düşmesinden sonra “Sûriye Harekât-ı Millîye Reisliği”ne getirilen Özdemir Bey, mart başlarında Maraş’ta bir toplantı yaparak, Sûriye’deki direniş bölgesini beş mıntıkaya ayırmıştır. Afrin’i kapsayan mıntıka ise 1. Mıntıka olarak yer almaktadır. Bu mıntıkada şu bölgeler vardı: Bütün Amik, Hassa, Meydân-ı Ekbez, Cebel-i Ekrâd, Hamam, Muratpaşa Köprüsü Mıntıkası[9].

Bunun öncesinde 1920 yılının ortalarında Raco ve Katma arasında Türk ve Kürd aşîretlerinden oluşan birlikler, gece yarısı tren raylarına saldırıp, bir Fransız ikmâl trenini raydan çıkarmışlardır. Devâmında yaşanan baskınla berâber Fransızlar ağır bir bozgun yaşamışlardır. Ancak Fransızlar, buna karşın Ermenî çetelerini, intikâm amacıyla Afrin köylerine saldırtmıştır[10].

Ağustos 1920 târihinde Afrin’de Kuvvâ-i Millîye adına faâliyet yürüten 2000 kişinin olduğunu kaynaklar belirtmektedir. Yine Afrin’den Mülâzım Kemâl Efendi, Haleb’de Fransızlara saldıran akıncı müfrezelerine destek için 500 kişilik bir birlikte toplamıştır[11].

1921 yılında Afrin civârında ilk olarak Âsım Bey’in, onun öldürülmesinden sonra da Bedri Bey’in komutasında çatışmalar yapılmış ve Fransızlara büyük kayıplar verdirilmiştir[12]. Özdemir Bey komutasında gerçekleşen bu mücâdeleler, Rakka’dan Haleb’e, Haseke’ye, Cerablus’a ve Afrin’e kadar uzanmaktaydı. Böylece hem Mîsâk-ı Millî’nin önemli parçaları olan bu yerler, korunmaya ve kurtarılmaya çalışılıyor, hem de günümüzde Türkiye sınırları içerisinde kalan Anteb, Maraş, Urfa ve Adana’nın yardımına koşulmuş olunuyordu.

Ancak bu mücâdeleye rağmen Fransızlar, özellikle Afrin’in Türkiye’ye bırakılmaması için ciddî anlamda ısrar ediyordu. Türkiye’ye sundukları taslaktaki sınıra (günümüzdeki sınır), en sert tepkiyi, bölgeyi iyi bilen ve El Cezîre Grup Komutanı Selahaddin Âdil Bey, kendisine sorulması üzerine, vermiş ve şöyle demiştir[13]:

“… Mezkur hudud Hayfa kazasıyla Kürd Dağı ve Kilis Kazasını ikiye taksim ediyor ki; bu mahzurludur… Hudud civârında sakin İlbeyli ve sair Türkmen aşiretleri ki; kamilen Türkdürler ve kısmen Türk, kısmen Suriye idaresinde kaldıkları takdirde… pek çok ihtilafa ebep olur.”

            Bununla birlikte savaşın gidişatıyla birlikte bölge halkında da önemli değişimler başlamıştır ki, bu durum, günümüze kadar devâm eden sürecin başıdır, dersem yanılmış olmam. Bu bölge hakkında 5 Temmûz 1921 târihinde Özdemir Bey’in gönderdiği rapordaki şu cümleler, oldukça önemlidir[14]:

            “… Bu havali ahalisi… Türkiye’nin kendilerine ciddi bir muavenet edemeyeceğini, evvelemirde kendi nefislerine güvenmek lazım geldiğini biliyorlar… ancak cephanesizlikten dolayı metanetleri kırılıyor… Şeyh Salih El-Ali’nin mıntıkası büyük Fransız kuvvetlerince işgal edildi, zira; Cebel-i Ekrad havalisindeki aşair rüesesının tamamı Fransız hizmetindedir.”

            21 Temmûz 1921 târihinde de TBMM’nin Fransa ile barış görüşmelerine başlaması üzerine gönderilen bir emirle, bölgedeki bütün Kuvvâ-i Millîye grupları, Kilis bölgesine doğru geri çekildi ve Özdemir Bey’in liderliğindeki Sûriye Harekât-ı Millîyesi ortadan kaldırıldı.

            Savaş içerisinde bölgedeki aşiretlerdeki değişim, Fransızların kalıcı olacağı ve ayrı bir Sûriye devletinin parçası olacakları düşüncesiyle gerçekleştiği belli oluyor. Arab aşiretler, zamanla Sûriye krallığının parçası olmayı benimserken, Kürd aşîretlerinin Kürd millîyetçiliğine yöneldiğini görüyoruz. Kalan Türkmenler ise önce Fransızların, sonra da Sûriye yönetimlerinin “Türkiye ajanı”, “Pan-Türkist” gibi suçlamalarına mâruz kalıp sık sık baskı ve şiddete mâruz kaldığı bilinmektedir.

            Bilindiği üzere Haleb ili, Türkiye Cumhûriyeti’nin kurulmasından sonraki Kürd millîyetçiliğinin en önemli merkezi olmuştur. Ancak asıl merkezin, etkin bir Türk nüfûsun olduğu il merkezi değil, çoğunluğunu Kürdlerin oluşturduğu Afrin olduğunu bilmemiz gerekir.

            Dönemin en önemli Kürd örgütlerinden Hoybun’un (Kürd-Ermenî) öncesinde de 1925 yılında, isyânın hemen öncesinde Kürd isyâncı Şeyh Sâid’in oğlu Ali Rıza, Haleb’e, 20 sürü koyunla gelmiş, burada İngiliz ve önemli Kürd aşîret reisleriyle görüşmüş, yanında bir heybe dolusu altınla geri dönmüştür[15].  

            Bununla birlikte Lübnân’da 5 Ekim 1927’de Ermenî Taşnak ile Kürd Âzâdî örgütlerinin bir araya gelmesiyle Hoybun kuruldu. Hoybun, bir Kürd-Ermenî örgütü olarak Türkiye toprakları üzerinde Kürdistan ve Ermenistan kurulmasını öngörüyordu[16].

            Cemiyetin Sûriye’den yönetilmesinin sebebi ise hem tehcirle gelen büyük bir Ermenî nüfûsun olması, hem de Afrin gibi Kürd millîyetçiliğini benimsemiş yerlerin bulunmasıydı. 1929 yılında cemiyetin merkezinin resmî olarak da Haleb’e taşınmasıyla berâber Afrin’in Kürd millîyetçiliği açısından önemi arttı. Hem Türkiye sınırında olması, hem denize yakın olması, hem de silâhlı bir yapının olmasından dolayı burası etkisini büyük oranda gösterdi. 1930 yılındaki Ağrı İsyânı’nda da bu örgütün payı büyüktü ve bu isyân, Afrin’de planlanmış ve yabancı desteği buradan sağlanmıştı. 

            Afrin’in bu geçen süreyle berâber Kürd millîyetçiliği noktasında git gide radikalleşen yapısı ve bir merkez olduğu gerçeği, bütün çıplaklığı ile ortada durmaktadır. Ancak maâlesef, şimdiye kadar bu konuda sayın Enes Demir’in Post Yayınları’ndan çıkan “Yeni Belgeler Işığına Vazgeçilmeyen Topraklar Mîsâk-ı Millî Rakka, Telabyad, Resulayn, Haseke, Aynü'l Arap, İdlib, Haleb, Azez, Cerablus, Deyr-i Zor, Sincar, Telafer, Zaho)” adlı eserinin dışında derli toplu bir eser yayınlanmamıştır.

KUTLU ALTAY KOCAOVA

24 Ocak 2018




[2] a.g.e.
[3] a.g.e.
[4] Özkılınç, Ahmet; Coşkun, Ali; Sivridağ, Abdullah (haz.), Anadolu, Karaman, Rum, Diyarbakır, Arap ve Zülkadriye Eyaletleri (1530-1556) (Şam ve Halep dahil), s.47, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayın Nu: Osmanlı Yer Adları: II, Ankara - 2013
[5] Özkılınç, Ahmet; Coşkun, Ali; Sivridağ, Abdullah; Yüzbaşıoğlu, Murat (haz.), 397 Numaralı Haleb Livâsı Mufassal Tahrîr Defteri 943/1536) 1, s.234, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayın Nu:109, Defter-i Hâkânî Dizisi:XVI, Ankara - 2010
[6] Demir, Enes, Yeni Belgeler Işığına Vazgeçilmeyen Topraklar Mîsâk-ı Millî Rakka, Telabyad, Resulayn, Haseke, Aynü'l Arap, İdlib, Haleb, Azez, Cerablus, Deyr-i Zor, Sincar, Telafer, Zaho), s.55, Post Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Haziran 2017
[7] Sezen, Tahir, Osmanlı Yer Adları (Alfabetik Sırayla), s.312, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayın Nu:21, Ankara - 2006
[8] Demir, Enes, a.g.e., s.201
[9] Kılınçkaya, M. Derviş, Osmanlı Yönetimindeki Topraklarda Arap Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Suriye, s.191, Atatürk Araştırmaları Merkezi, 2. Baskı, Ankara, 2008
[10] Demir, Enes, a.g.e., s.202-203
[11] Demir, Enes, a.g.e., s.203
[12] Demir, Enes, a.g.e., s.206
[13] Kılınçkaya, M. Derviş, a.g.e., s.195
[14] Kılınçkaya, M. Derviş, a.g.e., s.200
[15] Köçer Mehmet, "Hoybun Cemiyeti ve Doğu Anadolu'daki Faaliyetleri", Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Dergisi, c.1, s.2, ss.79, Elazığ, 2003
[16] Sarınay, "Hoybun Cemiyeti ve Türkiye'ye Karşı Faaliyetleri", http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-40/hoybun-cemiyeti-ve-turkiyeye-karsi-faaliyetleri (Erişim târihi: 24.01.2018)

2 Ocak 2018 Salı

Tonyukuk'a...


Tonyukuk’a…
            Yarın Erk amcanın ölümünün birinci yıldönümü… Yâni Erk amcasız tam bir yıl geçmiş. Dile kolay… On üç yıl önce yüz yüze tanışmıştık. Bu süreçte öğretmenim olmuş, fikirlerimin olgunlaşmasını sağlamış, Türk yazısını öğretmiş, Türkçülüğün ne olduğunun bir örneği olmuştu.

            Bununla birlikte Erk amca ile ilk temâsım, on yedi yıl evvel tonyukuk.net sitesi üzerinden olmuştu. Mâlum internetin öneminden dolayı amca, interneti öğrenmekle kalmamış, internet sitesi düzenlemeyi de öğrenmişti. Tonyukuk.net sitesi üzerinden yazılar yazıyor, şi’rlerini yayınlıyordu ve hattâ Türk yazısı, sanal ortama ilk defâ yine Erk amca ile taşınmıştı. Dolayısıyla herhâlde internet üzerinden olsa da, Türk yazısını Erk amcadan öğrenen epey kişi vardır diye düşünüyorum. Bu siteye hayran kalmıştım. Tabiî olarak o dönemde, Türkçülüğü öğrenmek kolay değildi. Neredeyse, her gün Erk amcanın sitede yazdıklarını okuyor, yeni bir yazı var mı diye bekliyordum. Bu yüzden de sitenin, yorum bölümüne birkaç cümle ile duygularımı yazmıştım ve Erk amca da aynı gün, çok güzel bir karşılık vermişti, sağ olsun.

            Yıllar geçti, bu sefer Erk amca ile sürekli bir arada bulunmaya başladık. Dernek yıllarında dernekte, evinde; sonraki yıllarda da sık sık evinde ya da Atsız Hoca’nın kabrinde… Hep Türkçü gençlerden söz ediyor, onlara sâhib çıkılması gerektiğini söylüyordu. Hattâ Kavgamız dergisinin ilk çıktığı günlerde, onları bana emânet etmişti, amca. Elbette Atsız Hoca’nın yetiştirdiği öğrencileri, bu konuda dikkatliydiler ama içlerinde en yakından tanıdığım Erk amca olduğu için bu konuda birçok defâ tanık oldum.

            Erk amca, yiğit adamdı. Çoğu kişi bilmez, aslında biz de pek bilmezdik ya, Erkin ağabey, anlattığı için biliyoruz. Fethullahçı hâinlerin, Ergenekon ve Balyoz ihânetini uyguladığı dönemlerde Erk amcanın adı, Türkçü gençleri örgütleyen olarak geçiyordu. Hattâ bu konuda Fethullahçı hâinlerin birkaç defâ Erk amcayı da tâciz ettiği, âilesi ile çocuklarıyla, torunlarıyla tehdit ettiklerini ama yıkamadıklarını biliyoruz. Atsız Hoca’nın öğrencisi olan biri için yetmiş yaşında da, seksen ve hattâ yüz yaşında da olsan, cephedeki yirmi yaşındaki askerin yüreği olur. Hem Erk amcanın bir başka yönü de, kendisine Erk adını bizzât Atatürk’ün vermiş olmasıdır. Atatürk’ün güçlü olsun dediği, Atsız Hoca’nın yetiştirdiği ve Bilge Tonyukuk’un rûhunu bin küsur yıl sonra taşıyan birini, Fethullahçı hâinler mi yıkabilirdi? Aslâ…

            İşte, yarın Erk amcanın gidişinin birinci yılını anacağız. Güzel konuşmaları aklıma gelecek, evliliğime olan şâhidliği aklıma gelecek, konuşacağız. Birbirimizi duyacak mıyız, bilmiyorum? Pek sanmıyorum da. Ama önemi de yok, zâten. Ben anlatacağım, o anlatacak. Görüntüsü de, hatırladığım en sağlıklı hâli olacak. Sonra İçerenköy Mezârlığı’ndaki bir rüzgârın, karganın ya da yoldan geçen bir otomobili sesi, konuşmamızı bölecek, Erk amca gidecek, ben de gideceğim. Bir daha ki görüşmeye kadar…


            Hoşça kal, Bilge Tonyukuk diyeceğim, hoşça kal…

KUTLU ALTAY KOCAOVA

2 Ocak 2018

26 Kasım 2017 Pazar

BİR CUMHÛRİYET İRONİSİ: BİTMEYEN TARTIŞMA -Tanrı mı, Allâh mı?-


Geri kalmış toplumların en büyük sorunlarından ve geriliğinin işâretlerinden biri de, tartışmaları hep sözcükler üzerinden yürütmeleri ve bir türlü konuların özüyle ilgilenmemeleridir. Günümüzde maâlesef, bunu Türkiye’nin bütün kesimlerinde, hâlâ görebiliyoruz.

Türkiye’nin cumhûriyet döneminde en uzun süre devâm eden, en anlamsız ve saçma tartışması, Allâh mı, yoksa Tanrı mı tartışmasıdır. Ancak ilginç bir şekilde bu tartışma, Türklerin dînî kurallara göre yönetilen yüzlerce yıl boyunca gündeme gelmeyip, laik kurallara göre yönetilen dönemde başlamış olmasıdır. Bu üzerinde durulması gereken bir durumdur ve bunu yapacağım.

İşin İslâm ilâhiyâtı açısından yorumuyla -benim alanım, konum ve ilgim dâhilinde olmadığı için- ilgilenmeyeceğim. Ancak Türk târihi ve sosyolojisi üzerinden hareket edeceğim.

Bilindiği gibi Türkler, târih boyunca Tanrı adını kullanmışlardır. Bu konuda ufak tefek farklı söyleyişler olsa da, hepsinin ortak noktası Tanrı adıdır. Dileyenler, “Türk Çok Tanrıcılığı: Tengricilik”[1] adlı makâlemin girişinde yer alan bu farklı söyleyişleri görebilir.

Bununla berâber Türklerin Tanrı adını üç farklı anlamda kullandığını görebiliyoruz. Birincisi, gök; ikincisi, Allah; üçüncüsü de, tapınılan her şey. Bu konuda Kâşgarlı Mahmûd, ünlü eseri Divânü Lugâti’t Türk’te şöyle demektedir:[2]

tengri. Allah; azze ve celle [aziz ve celîl olan (muhterem ve ulu)].
Şu atasözünde de geçer,
toyın tapugsaq, tengri sewinçsiz: Kâfirlerin din büyüğü Cenab-ı Hakk’a tapınmak ister, ama Allah (Onun büyüklüğü artsın) için bir iş yapan, ancak bunu başaramayan kimseyi anlatmak için kullanılır.
Şu dizelerde de kullanılır,
            tün kün tapun tengrike boynamagıl
qorqup angar eymenü oynamagıl
            Allah’a gece gündüz ibadet et ve bu işten şaşma
            O’ndan kork ve korkunda ve çekinmeden oyunbaz olma
Kâfirler -Allah’ın gazabı üzerlerine olsun- göğe tengri derler; aynı zamanda azametli gördükleri her şeyi, örneğin bir dağı ya da bir ağacı da tengri olarak adlandırır ve önünde secde ederler. Bunlar bilge bir adama da tengriken derler. Bunların sapkınlıklarından kaçarak Allah’a sığınırız.”

Görüldüğü gibi Kâşgarlı Mahmûd, bir Müslümân Türk olarak Tanrı adını, Allah anlamında kullanmakta ve bunu yaparken de, Müslümân olmayan Türklerin de ne şekilde kullandıklarını bize göstermektedir. Ayrıca Türk târihinin en önemli eserleri arasında yer alan Tonyukuk Yazıtları’nda da “Teñri Umay, iduk yer suv, bana berdi erinç” ifâdesi yer almaktadır. Mehmet Ölmez[3] ve Talat Tekin, “Teñri Umay” şeklinde okurken ve “Umay Tanrı, kutsal yer-su, bize yardım etti” diye çevirmektedir. Hüseyin Nâmık Orkun ve Muharrem Ergin ise ayrı ayrı okumayı tercih etmektedir. Elbette konumuz Umay adı olmadığı için üzerinde çok duracak değilim ama görünen o ki, Türkler için Tanrı, hem bir özel ad, hem de bir sıfattır.

Gelelim İslâm’ın Türkler arasında iyice yerleşmeye başlaması ile berâber Tanrı adının kullanımına…

Müslümân Türklerin dînî anlamda en önemli isimlerinden biri olan Hacı Bektâş-ı Velî, kaleme aldığı Makâlât adlı eserinde oldukça sık bir biçimde Tanrı adını, Allah adıyla berâber kullanmıştır. Oldukça bol kullandığı için sâdece üç örnek yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

"Hâzıhî Makâlât-ı Şerîf-i Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî (Kaddesa'llâhu sırrahu'l-azîz ve rahmetu'llâhi teâlâ)[4]
Bi'smil'llâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm.
Şükr ü minnet ü sipâs ol Tanrı tebâreke ve teâlâ hazretine olsun"[5]

Dikkât edilirse, yüklemdeki fiîli saymazsak, tek Türkçe sözcük Tanrı adıdır. Bu kısmı, günümüz Türkçesi’ne çevirecek olursak,

“Bu eser, şerefli Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin (Allah onun azîz sırrını kutsassın ve Allah’ın rahmeti üzerine olsun.
Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.
Şükür ve minnet ve hamd, mübârek ve yüce Tanrı hazretine olsun.”

Hacı Bektâş-ı Velî, eserinin bir başka kısmında da şöyle demektedir[6]:

"... bu kadar acâyibler ve garâyibler Tanrı teâlâ'nun 'lebbeyk' dimeklügiyle ve hem ol velînün 'Yâ Rabbi' dimeklüginden kopar ve sühan-ı ilâhî didükleri budur."

Bu sözü de günümüz Türkçesine şu şekilde çevirebiliriz.

“… bu kadar acâyib ve garib işler, Yüce Tanrı’nın “lebbeyk (benim sevgim ve bağlılığım sanadır)” demesiyle ve hem o velînin “Yâ Rabbi” demesinden kopar ve ilâhî söz dedikleri budur.”

Bu konudaki üçüncü örneğimizde de Hacı Bektâş-ı Velî, şöyle demektedir[7]:

“Kul, Çalab Tanrı'ya kırk makâmda irer, dost olur. Onı şerî'at içinde, onı tarîkat içinde, onı ma'rifet içinde, onı hakîkat içindedür.”

Bu kısım, günümüz Türkçesine oldukça yakın olduğu için çevirmeye gerek yok. Bununla birlikte bu üç örnek ile Hacı Bektâş-ı Velî’nin Tanrı adını, Allah anlamında kullandığını ortaya koyduğumu sanıyorum.

Kânûnî Sultân Süleymân’ın ünlü Şeyhü’l İslâm’ı Ebû’s Suûd Efendi’nin fetvâları da bu konuda önemli birer târihî belge niteliği taşımaktadır ve yine bu konuda üç örnek üzerinden hareket edeceğim.

“Mes’ele: Zeyd, hamr içip mahallesine gelse, Amr’a “bre Tanrısını ve Peygamberini –hâşa- filan ettiğim” lafziyle edepsizlik eylese, o mel’ûna ne lâzım olur?
Elcevap: Kâfirdir, katli helâldir. Avreti bâindir, ehl-i İslâm’dan dilediği kimseye varır.”[8]

“Mes’ele: Hâşâ, “Tanrı’dan korkmazım” diyen Zeyd’e şer’an ne lâzım olur?
Elcevap: Kâfir-i mahzdır. İslâm’a gelmezse, katl olunur.”[9]

“Mes’ele: Zeyd Amr’a “bana Tanrı’yı buluver”dedikte Amr Zeyd’e “Kur’ân ile âmil olup, Peygamber’e iktidâ edicek, bulursun” deyicek, Zeyd “anlara ne amel, ben anlarsız bulurum” yahut “buldum” dese Zeyd’e ne lâzım olur?
Elcevap: Katli lâzımdır, zındıktır.”[10]

Fetvâların içeriği ile ilgilenmediğimi yazının başında belirtmiştim. Bununla berâber bu üç fetvâ da, bize Ebû’s Suûd Efendi’nin Tanrı adını, Allah adı olarak kullandığını göstermektedir.

Osmanlı döneminde medreselerde Arabça öğretiminde kullanılan temel kaynaklardan biri olan ve bir manzûm sözlük olarak yüzyıllarca kullanılan Subha-i Sıbyân, bu noktada önemli bir veri olarak karşımızda durmaktadır. 1624 yılında Bosnalı Ebu’l-Fadl Muhammed bin Ahmed er-Rûmî tarafından yazılan bu eserde Allah adının açıklamasında şöyle denilmektedir[11]:

“Allah: Tanrı. Bir ismi Rahmân.”

Bu noktada Osmanlı edebiyâtında da örnekler vardır ama sâdece bir örnekle yetineceğim. Fâtih Sultân Mehmed’in oğlu olan ve Osmanlı târihi açısından oldukça önemli bir kişi olan Cem Sultân, Türkçe dîvânındaki şi’rlerinden birinde şöyle demektedir[12]:

“Bir dahı ‘ışkuñ ile belâ-keş yaratmadı
Mülk-i cihânda Tañrı te’âlâ benüm bigi”

Büyük ölçüde anlaşılır olsa da, günümüz Türkçesine şöyle çevirebiliriz:

“Bir daha aşkın ile belâ çeken yaratmadı
Dünyâ mülkinde Yüce Tanrı benim gibi”

Burada da Cem Sultân’ın Tanrı adını, Allah anlamında kullandığı belli olmaktadır.

Bu örneklerin yeterli olduğunu düşünüyorum. Cumhûriyet devrine kadar devâm eden bu durum, sonraki süreçte inanılmaz bir hızla değişime uğramıştır. Bana göre bu durumun temelinde ezânın dilinin değiştirilmesi, yâni Türkçe ezân yer almaktadır. Allâhû ekber sözünün, Tanrı uludur diye çevrilmesi; cenâzelerde de Allâhû ekber sözüne bir dönem izin verilmemesi, bu yönde atılan adımlar, halkın zihninde Tanrı adının kötü bir şekle bürünmesine yol açmıştır. Diyebiliriz ki, bu durum halkın zihninde ciddî bir travma ya da kriz yaratmıştır. Bu durum ise hep birlikte anılan bu iki adın, birbirinden çok büyük bir hızla kopmasına yol açmıştır.

Ayrıca laiklik ilkesi ile olan karşıtlığı ortada iken Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin öğün yemeklerinde, yemek duâsı adlı bir toplu ve zorunlu uygulamanın olması da insanların zihninde etki yaratmış olabilir, diyebiliriz. Zîrâ dayatılanlar, çoğu zaman ters teper. Laik, demokratik, modern ve millî olduğu iddiâsını güden bir dönemde Türklerin binlerce yıldır kullandıkları bir isme, üstelik birçok defâ toplu dîn değişimi yaşamasına ve etkilenmemesine rağmen, yönelik tavır ortaya çıktıysa, üzerinde düşünmek gerekir. Böyle bir ironinin ortaya çıkışı ve çözümü üzerinde akıl yürütmek gerekir. Nedenlerini ortaya koyduğumuza göre şimdi de neler yapılması gerekenlerden söz edelim.

Allâh ve Tanrı tartışmasının bir ân bitmesi gerektiği gibi bu iki ismin birbirinin karşıtı ya da alternatifi olmadığı ortaya konulmalıdır. Tekbîr (Allâhû ekber) ve “Tanrı Türk’ü korusun” gibi kalıplaşan sözlerde oynama yapılmamalı ve olduğu gibi hareket edilmelidir. Ayrıca Allâh adının kökenine dâir anlamsız tartışmalardan uzak durulmalı, Allah yerine Tanrı denilmeli gibi sözler söylenmemelidir. Aynı şekilde de içinde Tanrı geçen sözleri de Allah diyerek düzeltme yoluna gidilmemelidir. Hattâ aynı cümle içinde kullanılsa, bence olumlu da olur. Ayrıca yabancı sinema ve dizilerin çevirisinde de dikkât edilmeli, İngilizce God sözcüğünü, doğru olsa bile Tanrı yerine, İlâh gibi sözcüklerle çevirmelidir. Bununla berâber bunlar işin halka yönelik durumudur ve sosyolojik bir konudur. İşin özü ise laikliğin yerleşmesinin sağlanması ve herkesin inandığı değerlerin saygılı bir tavrın geliştirilmesini sağlamaktır.

            Bilmek gerekir ki, Türklerin çok büyük çoğunluğu Müslümândır ve Müslümân Türkler için Allah adı, en yüce isimdir. Söz ve tavırlarda bunu göz önünde bulundurmak gerekir.

KUTLU ALTAY KOCAOVA

26.11.2017



[1] Kocaova, Kutlu Altay, “Türk Çok Tanrıcılığı: Tengricilik”, http://kutlualtayyazilari.blogspot.com.tr/2016/07/turk-cok-tanriciligi-tengricilik.html (Erişim târihi: 26.11.2017)
[2] Kâşgarlı Mahmûd, Divânü Lugâti’t Türk, s.551, Kabalcı Yayınları, Birinci Basım, Mayıs 2005
[3] Ölmez, Mehmet, Orhon-Uygur Hanlığı Dönemi Moğolistan’daki Eski Türk Yazıtları, Metin-Çeviri-Sözlük, s.181, BilgeSu Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara, 2013
[4] Burada Hacı Bektâş-ı Velî’ye sanki başka birinin ettiği duâymış gibi görünse de, bu durum tasavvûftan kaynaklanmaktadır.
[5] Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli, Alevî-Bektâşî Klasikleri 2 - Makâlât, s.43, Türkiye Diyânet Vakfı, Birinci Baskı, Şubat 2007, Ankara
[6] a.g.e., s.59
[7] a.g.e., s.68
[8] Düzdağ, Ertuğrul (haz.), Kanunî Devri Şeyhülislâmı Ebussuud Efendi Fetvaları, s.143, Kapı Yayınları, Haziran 2012
[9] a.g.e., s.142
[10] a.g.e., s.141
[11] Uzun, Tacettin, "Arapça-Türkçe Sözlüklerin Öncüsü Sayılan Subha-i Sıbyân", Nüsha Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, y.2, s.6, ss.98, Yaz 2002, Ankara
[12] Ersoylu, İ. Halil (haz.), Cem Sultan’ın Türkçe Divan’ı, s.225, Türk Dil Kurumu Yayınları, İkinci Baskı, Ankara, 2013 Temmuz