21 Temmuz 2017 Cuma

YUNANİSTAN'IN İSTANBUL'U İŞGÂL GİRİŞİMİ



            İstiklâl Savaşı’nın sonucunu etkilemesi açısından, maâlesef kaynaklarımızda yer almayan, çok önemli bir olay var. Yunanistan’ın İstanbul’u işgâl isteği ve girişimi…

            1922 yılının Temmuz ayı, Anadolu’daki bütün kesimler için oldukça hareketli geçmiştir. Bir yanda Anadolu’da Tekâlif-i Millîye emirleri gereğince toplanan malzemeler, bir yanda doğu ve güney cephelerinden batıya kaydırılan birlikler… Öte yanda da İngiliz Lloyd George tarafından “deli” olarak tanımlanan Hatzianestis’in Yunan Orduları Başkomutanlığı’na getirilmesi, İzmir’de bağımsız “İonya Devleti”nin ilânı[1], Karadeniz’deki Yunan savaş gemilerinin Samsun’u bombalaması[2] ve Anadolu’daki Yunan birliklerinin bir kısmının Trakya’ya taşınması…

            Yunanistan kamuoyu ve ordusunda Sakarya Savaşı’ndan sonra Îtilâf devletlerine karşı bir güvensizlik oluşmaya başlamıştı. Bu açıdan oldubitti yoluyla sonuç almak ve Îtilâf devletlerine bunları kabûl ettirmek istiyorlardı. Çünkü Sakarya Savaşı bittikten sonra Fransızların TBMM ile 20 Ekim 1921 târihinde imzâladıkları, Ankara Îtilâfnâmesi, İtalyanların sessiz sedâsız Antalya ve çevresini boşaltması ve İngilizlerin Yunanlara verdiği desteğin git gide maddî destekten, sözlü desteğe kayması gibi sebebler, Yunanların Anadolu’da batağa çekildikleri düşüncesine yol açmıştı. Bunun içinde hem İzmir’de, Yunanistan’a bağlı bir devlet kurmak, hem de İstanbul’u işgâl etmeye karar vermişlerdi. Yunan düşüncesi, bunlara sözlü tepkinin ötesinde tepki verilmeyeceği ve öyle ya da böyle kabullenileceği yönündeydi. Bu konuda Yunan prensi Andrew’in General Metaxas’a yazdığı şu satırlar, Yunanistan’ın o dönem içerisinde bulunduğu sosyo-psikolojik yapıyı göstermektedir[3]:

            “Anadolu kâbusundan bizi kurtaracak bir şey hemen yapılmak zorunda. Ne olduğunu bilmiyorum; ancak blöf yapmaktan vazgeçmeli ve gerçekle yüzleşmeliyiz.”

            İşte, Yunanistan’a hâkim olan bu düşünce buydu. Bu yüzden İzmir’de İonya devleti kurmaya kalkarken, bir yanda da Trakya’ya asker yığıp, İstanbul’u işgâl etmeye karar verdiler. Daha doğrusu bu karârı, başkomutan olarak atanan Georgios Hatzianestis vermişti.

            İşgâlin başladığı tarihten beri İstanbul’da bir Yunan işgâli ya da harekâtı olacağı düşünülür, sık sık dedikodusu yapılırdı. Temmuz ayının ikinci yarısında Hatzianestis’in emriyle Trakya’da bulunan Yunan birlikleri, ileri harekâta başladı. Bu harekât, bir ânda bu dedikoduların gerçeğe dönüşüp dönüşmeyeceği düşüncesini doğurdu. Yunan hükûmeti, Hatzianestis’e böyle bir harekâtın Anadolu işgâlini sona erdirmeye gerektireceğini söylemiş, Hatzianestis ise buna gerek olmadığını, belli sayıda birliğin taşınmasının yeterli olacağını söylemişti. Bu arada İngiltere, Yunanistan’ın ilk hareketlerine rağmen bu plana inanmamış, Yunanistan’ın bunu yapabileceğini düşünmemiştir. Öyle ki, gelen istihbârat raporlarını bile inandırıcı bulmamışlardır. Sanırım, bir maşa olarak gördüğü Yunanistan’ın, müttefiklere karşı böyle bir harekette bulanacak cesaretinin olmadığını düşünmüş olmalılar. Bu arada Anadolu’daki iki Yunan tümeninin (üç piyâde alayı, iki tabur), Trakya’ya sevki de tamamlanmıştı. Ayrıca Dedeağaç’a da büyük miktarda petrol sevkiyâtı yapılmıştı[4].

            27 Temmuz 1922’ye gelindiğinde Başkomutan Hatzianestis, karargâhını Tekirdağ’a taşıdı ve bunu bütün dünyâya bildirdi. Ertesi gün de Yunanistan, resmî olarak savaşın uzamasının sorumluluğun Yunanistan’a yüklenemeyeceği, böyle bir sorumluluğu kabûl etmeyecekleri ve savaşı bir ân evvel bitirmek için en etkili yöntemleri kullanacaklarını belirten bir bildiriyi ilân ettiler[5].

            Böylece Yunanistan tavrını açıkça ortaya koyuyor, eğer istekleri kabûl edilmezse, zorla alacağını bildirmiş oluyordu. Bu konuda özellikle İngiltere’nin fazla öfkelenmeden, bu durumu kabulleneceklerini düşünüyorlardı[6]. Müttefiklerin işin renginin değişmeye başladığını anlamasından sonra 29 Temmuz’da İşgal Kuvvetleri Başkomutanı General Harrington’un Trakya turuna çıkması ve Yunan birliklerinin işgâl için hazırlandıklarını görmesi, büyük bir endişe kaynağı oldu[7].

            30 Temmuz târihinde Müttefik devletler, aralarında toplanıp Yunanistan’a karşı neler yapacaklarını konuştular. Fransa, sertlikle karşılık verilmesini isterken; İtalya, Yunan harekâtının beklenilmesini istiyordu. İngiltere ise yumuşak bir tavırla durdurabileceklerini düşünüyordu[8]. 31 Temmuz târihine gelindiğinde Yunanistan, resmî olarak Îtilâf Devletlerine başvurdu ve İstanbul’un işgâli için izin istedi[9].

            1 Ağustos târihinde ise Yunan uçakları, müttefik hatları üzerinde keşif uçuşları yaptılar ve birlikler, ilk defâ, oldukça yakın mesafeye geldiler. Aynı gün Îtilâf devletleri, resmî olarak Yunanistan’a nota verdiler ve herhangi bir Yunan harekâtına karşı zorla püskürtüleceklerini belirtip, bunun savaş sebebi olacağını ilettiler[10]. Ayrıca General Harrington, müttefik generalleriyle birlikte, başkomutanları olarak sorumlu oldukları bölgeye yönelik bir harekâta silâhla karşı koyacaklarını belirten bir basın bildirisi yayımlattı[11].       Bu arada İstanbul hükûmeti, 20 bin civârında asker toplayabileceklerini söyledi ve bunu Harrington’un emrine vermeyi önerdi[12].

            Ancak bu durum, Yunan ısrârlarını durdurmadı. 2 Ağustos günü Yunan Dış İşleri Bakanlığı, İngiltere ve müttefiklerinin İstanbul’u işgâl etmelerine izin vermelerini bir kez daha istedi[13]. Ertesi gün de Atina’daki Îtilâf devletlerinin resmî temsilcilerine birer nota verip, İstanbul’un Yunanistan tarafından işgâlinin barış getireceğini, Türk direnişini yok edeceğini ve Anadolu’daki Yunan birliklerine büyük bir moral vereceğini bildirmişti[14].

            4 Ağustos târihinde İngiltere başbakanı Lloyd George’un Âvam kamarasında yaptığı konuşma, bu konu açısından oldukça önemlidir[15]:

            “Her iki taraf arasında adil davranmadığımızı kim, nerede söylemişti, unuttum. Adil olduğumuzdan emin değilim. Neler oldu? Burada, Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaş var. Biz taraflardan birinin başkentini diğerine karşı savunmaktayız… Eğer biz orada olmasaydık, Yunanlıların bu başkenti birkaç saat içinde işgal edeceği ve bunun da bir karar vücuda getireceği hususuna tereddüt yok. Şimdi Yunanlıların karar verebilecekleri tek yön var; o da ülkenin neredeyse nüfuz edilemez iç kesimlerine doğru yüzlerce mil boyunca tek sıra yürümek. Bilmiyorum herhangi bir ordu Yunanlıların gittiği kadar uzaklara gider miydi? Bu, çok gözü pek ve çok tehlikeli bir askerî girişimdi… Hattâ Kemalist güçlerin Avrupa tarafından donatıldığına dair belki de mesnetsiz olan iddialar var. Başka şartlar altında Yunanlılara Anadolu kıyısını ambargo altına alma yetkisi verilirdi… Kemalistler barışı kabul etmeyecekler; çünkü kendilerine tatminkâr ateşkes şartları tanımayacağımızı söylüyorlar: fakat Yunanlılara da savaşa tüm güçleri ile devam etmeleri için izin vermiyoruz. Kemalistlerin, askerleri on-on iki yıldır silah altında, bir savaştan diğerine koşan ve kaynakları sınırsız olmayan bu küçük ülkeyi tüketeceklerini nihayet akıl edip vazgeçecekleri ümidiyle böylesi bir durumun sonsuza dek devam etmesine izin veremeyiz.”

            Lloyd George, Yunanistan yanlısı bu konuşmasıyla gerçeği göremediğini göstermiştir. Bu durumda Îtilâf devletlerinin neden Yunanistan’a izin vermediği sorulabilir. Bunun yanıtını kendi işgâlleri altında bulunan bir bölgenin, kukla olarak gördükleri bir devlet tarafından işgalinin îtibarlarına vereceği zararda aramak, sanırım yanlış olmaz. Yâni bizim işgâlimiz altında olan bir yeri, biz varken, kukla olarak kullandığımız bir devlet, bize rağmen nasıl işgâl edebilir düşüncesi…

            Bu arada Yunanistan’ın bu adımını Türk orduları başkomutanı Gâzî Mustafâ Kemâl Paşa, çok iyi izlemiş ve Yunan ordularının hatlarında oluşan açığın kapatılamamasına üç hafta sonra Büyük Taârrûz’u başlatarak yanıt vermiştir. Bu da Yunan ordusundaki açıkları çok iyi gören, izleyen ve o noktalardan vuran Gâzî Mustafâ Kemâl Paşa’nın askerî dehâsının bir göstergesidir. Ancak maâlesef, bu olay, Türk kaynaklarında pek yer almamakta, ancak birkaç cümle ile geçiştirilmektedir.

21 Temmuz 2017

KUTLU ALTAY KOCAOVA



[1] Müderrisoğlu, Alptekin, “Batı Anadolu’da Kurulan Kısa Ömürlü Bir Devlet: İonya”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c.9, s.27, ss.569-579, Temmuz-Kasım 1993, Ankara
[2] Satan, Ali (der.), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1922, s.44, Tarihçi Kitabevi, 1. Baskı, Temmuz 2011, İstanbul
[3] Smith, Michael Llewellyn, Yunanistan’ın Anadolu Hayali 1919-1922, s. 285, Tarihçi Kitabevi, İstanbul 2017
[4] a.g.e., s.319
[5] Bozkurt, Abdurrahman, “Yunanistan'ın İstanbul'u İşgal Planı (1922)”, Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, s.18, ss.142, y. 2010, İstanbul
[6] Satan, Ali (der.), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1922, s.46, Tarihçi Kitabevi, 1. Baskı, Temmuz 2011, İstanbul
[7] Smith, Michael Llewellyn, Yunanistan’ın Anadolu Hayali 1919-1922, s. 320, Tarihçi Kitabevi, İstanbul 2017
[8] a.g.e., s.320
[9] Satan, Ali (der.), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1922, s.47, Tarihçi Kitabevi, 1. Baskı, Temmuz 2011, İstanbul
[10] Smith, Michael Llewellyn, Yunanistan’ın Anadolu Hayali 1919-1922, s. 321, Tarihçi Kitabevi, İstanbul 2017
[11] Satan, Ali (der.), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1922, s.47, Tarihçi Kitabevi, 1. Baskı, Temmuz 2011, İstanbul
[12] a.g.e., s.48
[13] Bozkurt, Abdurrahman, “Yunanistan'ın İstanbul'u İşgal Planı (1922)”, Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, s.18, ss.144, y. 2010, İstanbul
[14] a.g.e., s.145
[15] Smith, Michael Llewellyn, Yunanistan’ın Anadolu Hayali 1919-1922, s. 324-325, Tarihçi Kitabevi, İstanbul 2017

13 Temmuz 2017 Perşembe

ŞİDDET, TERÖR VE ÜNİVERSİTELER



- Başta Fırat Çakıroğlu olmak üzere terör örgütü PKK ve diğer terör örgütleri tarafından katledilen bütün milliyetçi öğrencilerin hâtırâsına… -

            “Faşistler, devrimci kardeşlerimize saldırmış”…

            Yıllar evvel, üniversitede üçüncü sınıfta iken (2000-2001) duyduğum ve hiç unutmadığım bir cümle… Peki, faşistler kim; devrimci kardeşleri kim?

            Öcalan’ın 1999’da tutuklanmasından sonra okuduğum Marmara Üniversitesi Göztepe kampüsünde bir yanda “devrimci kardeşlerinin” (üstelik bu sözü söyleyen bir Türk’tü), “Kâtil TC, Kürdistan’dan def ol”, “Halklara özgürlük, Kürdistan’a statü” gibi sosyalist (!) sloganlar; bir yanda “Müslümân kardeşlerinin”, “Hak yol İslâm”, “Laik devlet, hesap verecek”, “Başörtüsü özgürlüktür” sloganları… Diğer tarafta ise faşistler (!)…

            Faşistler, ülkücüler başta olmak üzere bütün milliyetçiler yâni. Peki, faşist ne? Yâni sosyalist ve Kürdçü gruplarla, İslâmcı gruplardan daha diktatöryal, daha militarist bir yapıları mı var? Hâyır… Peki, nasıl faşist oluyorlar? Öyle, işte, onlar faşist…

            Faşistler tarafından devrimci kardeşlerine (!) yapılan saldırı da, hatırladığım kadarıyla şöyleydi: Sözde öğrenci olan ve sonradan PKK’nın dağ kadrosuna katıldığını öğrendiğim kişi, elinde baltayla, tekbîr getiren ülkücülere saldırmış, sonra da biri elinden baltayı kapıp, sopasıyla bunun kaşını patlatmıştı. Baltayla yapılan ölümcül saldırı, oldukça doğal iken, nefsi müdafaâ, faşizm oluyordu. Gerçi sonuçta “devrimci şiddet” diye bir kavram var değil mi, devrim için şiddet yâni…

            Aslında bu pek şaşırtıcı bir durum değil. Mâlûm sosyalizm, devrime giden süreçte şiddeti onaylar. Hattâ bu konuda Sovyet hukûk sisteminin kurucusu olan Nikeloy Krilenko’nun şu sözü, yeteri kadar fikir veriyor. “Sadece suçluları idam etmemeliyiz. Masumları idam etmek kitleleri daha fazla etkileyecektir.”[1] Gerçi Krilenko da, sonradan 1938 yılında Stalin tarafından idâm ettirilmiştir. Benzeri görüşleri de ünlü Sovyet Rus yazarı Maksim Gorki, şu şekilde dile getirmiştir[2]:

            “Rus köylerindeki yarı vahşi, ahmak, hantal insanlar yok olup gidecek ... ve yerlerini okumuş, zeki, zinde insanlardan oluşan yeni bir topluluk alacak.” (Rus köylerinde kolhozlaştırmadan dolayı kıtlık başlaması ve milyonlara varan toplu ölümler üzerine söylemiştir.)

“Bir düşman teslim olmazsa yok edilmelidir.”

“Doğanın güçleri asalak yığınları yaratır; aklımız bizi onlarla uzlaşmaktan alıkoyar - sıçanlar, fareler, tarla sincapları ülke ekonomisine çok büyük zarar verir.”

Elbette birçok kişi Stalin, Lenin, Troçki gibi Sovyetlerin ünlü kan dökücü kurucularının açık örnekleri varken, bunları tercih etmemi garipseyebilir. Bunda da haklıdırlar. Zîrâ asıl büyük başlar, burada söylenenleri, çok daha büyük çapta uygulamaya dökmüşlerdir. Ama bu kişilerin de önemli bir durumu var. O da bu kişilerden birinin dünyâ çapında bir yazar, birinin de hukûkçu olmasıdır. Yâni mes’ele tepe kadronun değil, orta seviyedeki kişilerin algısıdır ve bu çok daha tehlikelidir. Zîrâ yönetim, her zaman kan dökmeyi sever. Ancak orta ve alt kademe, bunu benimseyip, özümserse doğrudan uygulamaya geçilir ve durdurmak çok zor olur.

Dikkât edilirse, alıntı yaptığım bu iki kişinin sözlerinde bir ortak nokta var. O da mâsumların öldürülmesi. Peki neden? Krilenko’nun dediği gibi “kitleleri daha fazla etkilemek” için…

Kitleleri etkilemenin üzerinde özellikle durmak gerekir. Kitleleri etkilemek, onları peşine takabilmek ve hedefe yürümektir. Ancak burada mâsumları öldürerek yapılan etkileme, tamâmen terörize bir biçimde korku salmayı hedeflemektedir. Bunun benzeri ifâdelere Türkiye devrimci solunun önemli isimlerinden olan Mâhir Çayan’da da rastlamaktayız[3]:

“Proletarya, daha doğrusu öncü müfrezesi bu zıtlığı çözümlemek için devrimci sınıfları kendi tarafına çekerek, ileriye fırlar, karşı tarafın baskı ve cebrini devrimci şiddet ile bertaraf edip, eski devlet mekanizmasını parçalayarak, kendi politik hegemonyasını kurarak, kendi iktidarına uygun alt yapı düzenlemelerine geçerek, sınıfsız topluma kadar devrimi sürekli kılar.”

Proletarya’nın öncü müfrezesi dediği devrimci şiddet örgütleridir. Elbette burada devrimci şiddetin uygulanacağı devlet kurumlarının neler olduğunu söylemeye gerek yoktur. Bâzıları bunun zenginler, dîn adamları ya da ABD kurumları olduğunu söylese de, Çayan’ın yazılarında hedefin “devletin askerî ve polisiye kurumları” olduğu yer alır. Bu bağlamda Kürd siyâsî ve terör hareketinin özellikle solun içerisinde kendisine yer bulabilmesi üzerinde de düşünmemiz gerekir. Elbette solun klasikleşmiş barış, özgürlük, eşitlik söylemlerine sığınmak Kürd hareketi açısından önemlidir. Ancak çok daha önemli olan kısım, solun devrimci şiddet anlayışıdır. Günümüzde Türkiye içerisinde yasadışı olarak yer alan akımlar içerisinde şüphesiz en büyük güce sâhib olan unsur, PKK çizgisidir. Bununla berâber PKK’nın yürüttüğü terörün, bir terör hareketi olarak değil de, silâhlı bir devrim hareketi olarak görülmesinde solun devrimci şiddet anlayışının yeri büyüktür. Solun romantik söylemleri Kürd terörünün üzerini örterken, gerçek yüzünü gösteren militan söylemleri ise Kürd terörüne bir program ve anlam katmaktadır. Bunun dışında Lenin’in “halkların kendi kaderini ta’yin hakkı”, Sovyetlerin ilk Dış İşleri Bakanı olan Çiçerin’in TBMM başkanlığına yazdığı mektûbda Kürdistan, Lâzistan ve Ermenistan’dan söz etmesi[4], aynı Çiçerin’in Van ve çevresinde bir Ermenîstan Sovyeti kurma isteği gibi sebebler de elbette Kürd siyâsî ve terör hareketinin sola yanaşmasının sebebleri arasındadır.

Özel olarak üniversitelere baktığımızda, neden üniversiteler, diye sorabiliriz. Aslında bu sorunun yanıtı da basittir. Zîrâ üniversite hareketleri, aynı zamanda birer kadro hareketidir. Yâni eğitim fakültelerinde yerleşmek, terörist öğretmenler anlamına gelir. Hukûk fakültelerine yerleşmek, terörist hukûkçular anlamına gelir. Tıp fakültelerine, mühendislik fakültelerine yerleşmek, terörist doktorlar, mühendisler anlamına gelir. Yâni hangi meslek olursa olsun, orada bir kadro oluşması anlamına gelir. Peki, o hâlde neden ülkücü öğrencilere saldırıyorlar? Gerçekten basının hep belirttiği gibi “karşıt görüşlü” olma mes’elesi mi? Aslında da burada da devreye aynı unsur giriyor. Kadro hareketi olmak… Yâni kendin kadrolaşırken, rakîbinin kadrolaşmasını, bir kadro hareketine dönüşmesini engellemek. Bu nasıl olur? Sürekli saldırarak. Kime? Rakîb olarak gördüğün fikrin mensûblarına… Yâni milliyetçilere… Bir de şöyle bir soru sormamız gerekir: Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da eğitim şartları, pek iyi değilken, eğitimle hiç ilgisi olmayan birçok kişi, nasıl en iyi üniversiteleri kazanabiliyor? Bu da doğrudan devletin araştırması gereken bir sorudur. Türkçe konuşmakta ve okumakta bile zorlanan bu kişiler, nasıl oluyor da, üniversite sınavlarında böylesine yüksek puanlar alabiliyor? Üzerinde durulması ve incelenmesi gereken bir konudur.

Üniversitelerde terör, mutlaka çözülmesi gereken bir mes’eledir. Hattâ terör mes’elesinin temelidir. Çünkü üniversiteli terörist, yetişmiş bir elemandır. Örgütün tepe kadrosunda yer alacak olan ve örgüt için önemli olacak olan bir kişidir. Bomba imâl edecek, fikrî önderlik yapacak, kitleleri yönetecek, gerekirse dağa eleman gönderecek, siyâsî ve sosyal örgüt yapılarını yönetecek bir kişidir. Aynı şekilde Türk milletinin değerli evlâdlarına da düşmanlık yapacak olan kişidir. Terör, PKK, DHKP-C ve bütün Kürdçü ve sol yapılarıyla üniversitelerde saldırırken, hedef, yine Türk milliyetçileridir. Türk milliyetçileri bu noktada, Gorki’nin nitelediği teslîm olmadığı için ölmesi gerekenlerdir. Ama artık Türk milleti için öle öle cân kalmadı. Tevfîk Fikret’in dediği gibi

“Vatan için ölmek de var
Fakat borcun yaşamaktır…”

Türklüğün yaşaması ise önce devletin, sonra Türk milletinin boynunun borcudur… Dolayısıyla bir ân evvel Türkiye Cumhûriyeti’nin üniversitelerindeki Kürd terör hareketinin gücünü kırması ve etkisizleştirmesi gerekiyor.



[1] Gray, John, Ölümsüzleştirme Kurulu, Bilim Işığında Kefeni Yırtmaya Dönük Garip Arayış, s.139, YKY, İstanbul 2011
[2] Gray, John, Ölümsüzleştirme Kurulu, Bilim Işığında Kefeni Yırtmaya Dönük Garip Arayış, s.116-117, YKY, İstanbul 2011
[3] Çayan, Mahir, Bütün Yazılar, s.192-193, Eriş Yayınları, 1. Baskı, 2003
[4] Karabekir, Kâzım, İstiklâl Harbimiz, c.2, s.875, YKY

27 Haziran 2017 Salı

KIBRIS VATANDIR



“Osmanlı yönetiminde halkın temsilcileri oy çoğunluğuna sahipti. İngiliz yönetiminde halkın temsilcileri yönetimden tamamıyla dışlandı. Türkler burada üç yüz yıl kaldı, İngilizler yetmiş yedi. … Venedik için bir kalyon olan ada şimdi bizim için bir uçak gemisi, savaş gemisi. Elimizde tutabilir miyiz? … Kurnazca yönetmelisiniz. … Her Yunan köylüsü kendini öyle hissetmeliydi ki Enosis ateşi devam edebilsin. Gerçeklerin desteklemediği şeyi, uydurmalara dayanan duygular başarabilirdi…”[1]

            İngiliz yönetiminin son yıllarının yaşandığı Kıbrıs’ta gördükleri ve yaşadıkları üzerine yazdığı anı kitâbı “Kıbrıs’ın Acı Limonları”nda böyle söylüyor, İngiliz edebiyatının 20. asırdaki en büyük yazarlarından olan Lawrence Durrell…

Kıbrıs… 1571 yılındaki fethinden beri Türk vatanının ayrılmaz bir parçası. Dört yıl sonra 450. yılına ulaşmış olacağız. Dile kolay, 450 yıl. Elbette İngiliz yönetimine girdiği dönemi akıllardan çıkarmaya gerek yok ama bir bölge düşmân işgâline girdi diye vatan olmaktan çıkmaz. Nasıl ki, Kırım, Kerkük, Haleb, Doğu Türkistan, Batı Trakya ve Karabağ ile daha sayısız bölge, kimisi 25 yıl, kimisi 240 yıldır düşmân işgâli altında olmasına rağmen vatan olmaktan çıkmıyorsa, Kıbrıs da işgâl yaşadı diye vatan olmaktan çıkmıyor.

            İkinci Dünyâ Savaşı’nın bitmesiyle berâber Birleşik Krallık, artık bir süper güç olmadığının farkındaydı. Üstelik yeni süper güçlerin kimler olduğunun da farkındaydı. Bu yüzden de oldukça akıllıca bir iş yaptı. Bağımsızlık verebileceği bütün sömürgelerinden çekildi. Elbette hepsinde küçük askerî üsler bulundurmaya devâm etti ama artık bir sömürge imparatorluğu olmadığını gösterdi. Tabiî böyle olunca, hem askerî harcamalar, hem de diğer harcamalar, oldukça azalmış oldu.

            Kıbrıs da, Birleşik Krallık’ın bağımsızlık kazanan eski sömürgeleri arasındaki yerini aldı. Ama bir farkla. O da birbirine düşmân iki toplumun, tek devlet hâlinde yaşamaya zorlanması. Eski İngiliz sömürgeleri içinde birbirine düşmân olan iki toplumun, bir arada yaşamaya zorlandığı başka bir bölge bulunmuyor. Hepsi, Commonwealth ile Birleşik Krallık ile bağlarını sürdürse de, kendi ulus devletine sâhib oldu. Ama Kıbrıs’ta o yapılmadı. Kıbrıs’ta Birleşik Krallık ve Türklerin dışındaki ülkeler için sâdece iki tartışma konusu vardı. “Rûm Kıbrıs” ve “Birleşik Kıbrıs”. Üçüncü bir seçeneğe yer verilmedi.

            1957 yılında ölen ve 2. Dünyâ Savaşı sırasında Çamelya Arnavûdlarına karşı gerçekleştirdiği soykırımla tanınan ve EDES (Elen Demokratik Etnik/Millî Birliği) adlı Yunan paramiliter gücünün lideri olan Napoleon Zervas’ın Churchill’e şöyle bir telgraf çektiği söylenmektedir:

            “Aklını başına topla, patron: Yunanistan’a vaat edilen Kıbrıs üç kere İngiliz’dir”.[2]

            Elbette söylentilerle hareket edecek değiliz. Lâkin Kıbrıslı Rûmlardaki yaygın görüşün böyle olduğu ve İngiliz çıkarlarının Yunan yanlısı olmayı gerektirdiği düşüncesini görmek gerekir. Ancak dönemin Türkiye’sinin her şeye rağmen, Kıbrıs’ı Yunan yapmamak için mücâdele etmiş olması önemlidir. Her ne kadar 1950-56 yılları arasında Dış İşleri Bakanı olarak görev yapan Mehmet Fuat Köprülü,        “Bizim için Kıbrıs mes’elesi diye bir konu yoktur”[3] diyebilse de, 6-7 Eylül Olayları olarak bilinen olaylar ve kurulan TMT gibi güçlerle, Türkiye’nin Kıbrıs’ın Yunan yapılmasına izin vermeyeceği, dünyâya gösterilmişti.

            Dönem içerisinde Türkler, “Ya taksim, ya ölüm” sloganı ile öne çıkıyordu. Bu oldukça haklı ve mantıklı olan tek istekti. Taksim, yâni bölüşme. Kıbrıs’ta bir Türk ve bir Rûm devletinin kurulması. 1974’te fiîlen, 1983’te de resmiyete dönüşse de, süreç içerisinde Türk tarafında büyük acılar yaşandı. 1960’da Birleşik Krallık’tan bağımsızlık kazanan Kıbrıs’ın bir Rûm-Türk devleti olması, nüfûs olarak çoğunlukta olmalarından dolayı cumhûrbaşkanının mutlaka Rûm olması şartı gibi şartlarla ortaya çıkan yapı, hiçbir gerçekçi ve akılcı temeli olmayan bir yapıydı ki, daha kurulduğunda bir etnik savaş ve yıkım kesin gibiydi.

            Nitekim beklenenler gerçekleşti, 1963’te cumhûrbaşkanı ve aynı zamanda başpiskopos olan Makarios, zâten çürük olan anayasayı da kaldırarak, devleti bir Rûm devletine çevirmişti. Daha İngiliz döneminde kurulan EOKA, tekrar faâliyete geçmiş, katliâmlar birbirini izlemişti.  Hattâ Türkiye, birkaç defâ hava saldırısı düzenlemiş ve Rûm-Yunan mevzîlerini vurmak zorunda kalmıştı. Ama tabiî, bunlar hiçbir şekilde kesin çözüm sağlamadı. Tâ ki, Makarios’a yapılan darbe ve Yunan Albaylar Cuntası tarafından yönlendirilen EOKA’nın yönetime resmen el koyması, ardından da Enosis’in ilânına kadar… Enosis, Yunanistan ile birleşme anlamına gelen Yunanca bir sözcük. Elbette bu durum, Türkiye için kesinlikle kabûl edilebilir bir durum değildi ve Türkiye, 1960 antlaşmasında garantör olmasının verdiği hakla 20 Temmûz 1974’te adaya doğrudan müdâhale etti ve adanın kuzeyinde Kıbrıs Türklerinin bağımsız olarak yaşayabileceği bir alan oluşturdu.

            Dolayısıyla Kıbrıs mes’elesi, 1974’den beri üzerinde durulan bir mes’ele. Zâten ilk görüşmelerde sonuç alınamadığı için Kıbrıs Türkleri ve ölümsüz liderleri Raûf Denktaş, 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhûriyeti’nin kurulduğunu dünyâya îlân etti. Türkiye, bu devleti hemen tanıdı. Ardından Bangladeş tanıdı, sonra da Pakistan tanıyacağını açıkladı. Ancak Bangladeş ve Pakistan, bu ülkelere yönelik Amerikan tehdîdi uyarısından dolayı geri adım attılar.

            Türkiye, 2002 yılına kadar Kıbrıs konusunda hep KKTC’nin yanında duran bir konuma sâhib oldu. Bu tarihten sonra ise Kıbrıs politikasında tam bir kırılma ve değişim yaşandı. Öyle ki, 15 yıllık süre içinde en uzun süre değişmeyen tek politika, belki de Kıbrıs politikasıdır desek, yanlış olmaz. Türkiye’nin 2002 sonrasındaki Kıbrıs politikasında, bağımsız bir devlet olarak KKTC değil, Türk işgâli altındaki bir Kuzey Kıbrıs görünümü yer almaktadır.

            31 Mart 2004 târihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan ve “Annan Planı” olarak anılan taslak, “Birleşik Kıbrıs Cumhûriyeti” adını taşıyan yeni bir devleti öngörüyordu. Bu taslak, 2018 yılına kadar Türk birliğinin asker sayısını, rütbeliler dâhil olmak üzere 3000’e indirirken, sonraki yıllarda da önce 650’ye indirmekteyken, sonraki süreçte tamâmen geri çekilmeyi öngörmekteydi[4]. Ayrıca şu ân adanın %35,6’sını oluşturan KKTC yerine, %28,5’ini oluşturan bir Türk bölgesini önermekteydi[5].

            Bilindiği üzere bu taslağı, tamâmen aleyhte olmasına rağmen KKTC onaylarken; tamâmen lehte olmasına rağmen Kıbrıs Rûmları reddetti. Reddetmelerinin temel nedeni de, Türk askerinin çekilmesi süresinin 14 yıla yayılması ve garantörlüğün devâm etmesiydi. Kaldı ki, Yunan-Rûm tarafı, her zaman Kıbrıs’ı bir Yunan devleti, Türkleri de azınlık olarak gördüklerini ifâde etmişlerdir. 15 Ocak 2017’de Yunanistan’ın Radikal Sol Koalisyon üyesi Dış İşleri Bakanı Nikos Kotzias, Kıbrıslı Türklere mümkün olan en azâmi ölçüde azınlık haklarının verilmesini savunabilmektedir[6]. Azınlık hakları bile kurulması öngörülen devletin âidiyetini ifâde etmektedir.

            Bundan sonra da zaman zaman çeşitli öneriler ve taslaklar sunuldu. Bunları da yine KKTC kabûl ederken, Kıbrıs Rûmları reddetti. Son olarak Şubat 2017’de İsviçre’de yeniden başlayan görüşmelerin, son bölümü 28 Haziran 2017’de yapılacaktır.

            Görüşmelerde toprak konusu, Annan Planı’ndan beri aşağı yukarı benzer şekilde ilerlerken, son görüşmeler, daha ziyâde garantörlüğün kaldırılması ve Türk askerinin adayı derhâl terk etmesi ile 1974’ten sonra adaya yerleşen Türkiyelilerin geri gönderilmesi üzerine yoğunlaşıyor. Bu üç nokta üzerinden, topluca hareket edersek, yanlış yapmış olmayız.

            Bu maddeler üzerinde görüşme yapılması, ister şartlar kabûl edilsin, ister edilmesin, berâberinde büyük bir sıkıntıyı da getirmektedir. O da Türkiye’nin adanın kuzeyinde işgâlci olduğu yönündeki Yunan saçmalığını, maâlesef Türkiye ve KKTC tarafından “de facto” olarak, kabûl ettiğidir.

            Türkiye, maâlesef, 1983 yılında kurulan KKTC’yi yaşatma gibi bir düşünceyle hareket etmiyor. Düşünce ve amaç belli. “Birleşik Kıbrıs”. Görüşmeler ve hareket, tamâmen bu doğrultuda. Türk toplumunun elinde ne kadar toprak kalacak, Türkiye’den gelenler ne olacak, Türk askerinin sayısı ne kadar olacak, garantörlük olacak mı, olmayacak mı gibi… Bu görüşmeler, maâlesef, fazlasıyla işgâl yönetiminin sona ermesi görüşmelerini çağrıştırıyor. Bunun ise anlamı bellidir. “Biz, zâten Kıbrıs’tan vazgeçtik. Sorun, nasıl ve ne şekilde olacağı”. Bu durum da, yeteri kadar iğrenç, zâten.

            Bununla birlikte Kıbrıs konusunda, diğer durumlara da bakmak da fayda var. Buna göre 14 Şubat 2017 târihinde Commonwealth (İngiliz Milletler Topluluğu) internet sitesinde yer alan bir habere göre, Kıbrıs Rûm Kesimi ile Commonwealth arasında kamu borçlarının ödenmesi ve yapılandırılması için destek verilmesi konusunda bir anlaşma imzâlanmış[7]. Haberde yazılana göre Commonwealth Sekreterliği Borç Kayıt ve Yönetim Sistemi, dünyâ üzerinde 2.5 trilyon dolarlık kamu borcu portföyünü yönetmekteymiş. Tabiî olarak, böyle bir yardımın Rûm kesimi için ne kadar büyük bir destek sağlayacağını söylemeye gerek bile yok.

            Ayrıca İngiltere’nin, çözüm olması durumunda Kıbrıs’taki üslerinden de toprak verebileceğini söylemesi de ilginçtir. 17 Haziran 2017 târihinde Hürriyet Gazetesi’nden Sevil Erkuş, Birleşik Krallık’ın Ankara büyükelçisi ve Kıbrıs özel temsilcisiyle yaptığı söyleşide, büyükelçi Richard Moore, anlaşma olması durumunda Kıbrıs’taki topraklarımızın bir kısmından vazgeçebiliriz, demektedir ki[8], bu çok önemlidir. Gerçi Annan Planı döneminde de bunu önerdiklerini söylese de, yaşananlara bakıldığında İngiltere’nin böyle bir adım atması oldukça ilginç olmaktadır. Özellikle Commonwealth’in Rûmlarla yaptığı anlaşmadan sonra böyle bir açıklama üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.

            Bir diğer ilginç gelişme de, Nisan 2017’de Katar Petroleum ve Amerikan Exxon Mobil şirketleri, Kıbrıs Rûm Kesimi’nde imzâladıkları anlaşmaya göre bu iki şirket, tartışmalı sularda Rûm kesimi lehine, petrol ve doğalgaz araştırma ve sondajı yapacaklar[9].

            Bir yandan İngiltere, Kıbrıs’ta çözümün her zamankinden yakın olduğunu söyleyip, toprak vermekten söz ederken; bir yandan Katar ve ABD’nin Rûm kesiminde yaptıkları petrol ve doğalgaz anlaşması, konuyu daha da açık ve dikkât çekici bir hâle getirmektedir.

            Bu durumda ister istemez Katar krizi ve Kıbrıs konusu da insan aklına gelmektedir. Ancak elbette elde somut veri olmadan konuşmak, doğru olmasa da, acâba diyerek sorduğumuz sorular, kafamızı karıştırmaktadır. Katar’a her türlü destek verilirken, Katar’ın Rûm yanlısı tavrından sonra Kıbrıs’ın kaderine terk edilmesi düşüncesi, ister istemez soru işâretlerine yol açmaktadır.

            Eğer Türkiye, 2002’den beri Kıbrıs’ı terk etmek üzerine kurduğu politikadan vazgeçmezse, olacakları söylemeye gerek bile yok. Târih, yaşananları göstermektedir. Girit ve Rodos’ta yaşananlar, Batı Trakya’da yaşananlar, Kıbrıs’ın geçmişinde yaşananlar, yaşanacakların göstergesidir. Üstelik Enosis’in ilân edildiği günü, resmî bayram hâline getiren, her fırsatta Yunanlıktan dem vuran ve Türklerin azınlık olduğunu söyleyen bir Yunan-Rûm tarafını göz önüne alırsak, her şey bütün açıklığıyla ortadadır.

            Ancak unutmamak gerekir ki, vatan toprağını elden çıkarabilenler, gün gelir her şeyini elden çıkarmak zorunda kalır. Kıbrıs gittiği gün, bir sonraki adım İzmir ve İstanbul’a yönelik olacaktır. Çünkü vatan, vatandır. Büyüğü küçüğü olmaz.

27 Haziran 2017

KUTLU ALTAY KOCAOVA



[1] Durrel, Lawrence, Kıbrıs’ın Acı Limonları, arka kapak yazısı, Can Yayınları, 4. Baskı, Şubat 2014, İstanbul
[2] a.g.e., s.223
[3] Atsız, Hüseyin Nihal, “Kıbrıs Konusu”, Ötüken, s.9, 15 Ağustos 1974
[4] BM Kapsamlı Çözüm Planı (Annan Planı), 31 Mart 2004, Kıbrıs Konusunun Kapsamlı Çözümü http://www.mfa.gov.tr/bm-kapsamli-cozum-plani-_annan-plani_.tr.mfa (Erişim târihi:27.06.2017)
[5] Rum Basını Haritaları Yayınladı, Selim Sayan, NTV, Lefkoşa muhabiri
http://arsiv.ntv.com.tr/news/187615.asp (Erişim târihi:27.06.2017)
[6] Uluçevik, Tugay, Cenevre “Ekselanslar” Kıbrıs Konferansı, 21. Türkiye Enstitüsü, 21 Şubat 2017,
[7] Cyprus to manage public debt with Commonwealth support, 14 February 2017
[8] Erkuş, Sevil, “Kıbrıs’ta çözüm için toprak teklifi”, Hürriyet Gazetesi, 17 Haziran 2017
[9] Şimşek, Güntay, "Kıbrıs’ta Rum-Exxon-Katar ilişkisi tamam", Habertürk Gazetesi, 11 Nisan 2017

10 Haziran 2017 Cumartesi

DERSİMİZ ŞEHÂDET

- Görevlerini yapmaya çalışırken Kürd terör örgütü PKK tarafından katledilen öğretmenlerimize... Anlatılan olay, farklı târihlerde katledilen öğretmenlerimizin yaşadıkları üzerinden kurgulanmıştır. - 

           Aybüke Neşe Çakıroğlu, üniversiteyi yeni bitirmiş ve girdiği me’mûrluk sınavında yeterli puanı alarak sınıf öğretmeni olarak atanmıştı. Mutluydu. Her ne kadar memleketi, doğup büyüdüğü, âilesinin yaşadığı Tekirdağ ile Diyarbakır arasında epey bir mesâfe olsa da, mutluydu. En sonunda hâk ettiği mesleği yapacaktı.

            Sınıf öğretmeniydi. İstanbul’da Marmara Üniversitesi’nde okumuştu. Hayâli hep, târihimizi, kültürümüzü, Atatürk’ü çocuklara anlatmak, böylece onları kazanmaktı. Öğretmenlerinden böyle görmüştü, ona eğitimin, Türkiye’nin doğusundaki bütün sorunları çözeceğini anlatmışlardı. O da buna cân-ı gönülden inanmıştı. Hem nasıl inanmasın? Bütün sorunlar, eğitimsizlikten kaynaklanmıyor mu?

            Annesi, kızının öğretmen olmasından memnûndu, memnûn olmasına ama gönlü gitmesine râzı değildi. Öğretmen olduğu gün, sevinçten ağlamış ama ataması yapıldığı gün de üzüntüden ağlamıştı. Sâdece “Gitme, kızım” diyebilmişti. O da gitmesi gerektiğini, oradaki çocukların ona ihtiyâcı olduğunu söylemişti. Babası, küçükken ölmüştü. Bir de küçük erkek kardeşi vardı. Henüz ilkokula gidiyordu. “Gitme, abla” demişti. Ona da neden gitmesi gerektiğini anlatmıştı.

            Karârı belliydi. Maâşının küçük bir kısmını kendisine ayıracak. Kalanını doğruca annesine gönderecekti. Her şeyim kardeşim ve annem için diyordu. Kardeşi büyüyene kadar evlenmeyi de aklından çıkarmıştı. Gerçi gönül bu, belli olmaz. O da bu yüzden, gönlüne kapılmak istemiyor, kendisini mesleğine veriyordu.

            Ertesi gün çantasını ve valizlerini hazırlayıp, Diyarbakır otobüsüne bindi. Bindiği otobüs firması, amblemindeki sarı-kırmızı-yeşil renkleriyle kendisini belli etse de, o bunu fark edecek durumda değildi. Yol, yirmi saâtten fazla sürdü. Muâvin artık Diyarbakır il sınırına girdiklerini söyleyince, heyecânı biraz daha artmıştı. İşte, mesleğe başlama vakti gelmişti. Neler görecek, neler duyacak, neler yaşayacaktı? Aklında ise sâdece yetiştireceği çocuklar vardı. Elbette Trakya’nın ayçiçek tarlalarıyla dolu köyleri gibi bir köy beklemiyordu. Ama onun ayçiçekleri, çocuklar olacaktı.

            Otobüs, Diyarbakır Ergani’de ilerlerken, ileride bir barikat görüldü. Ancak bu, asker ya da polisin kurduğu barikatlara benzemiyordu. O sırada yaşlılardan biri, şoföre doğru “Burası hep gidilen yol değil. Bizi yanlış yoldan götürüyorsun” dediğinde, şoför yanıt vermemişti. Otobüsün de barikata git gide yaklaşması, bir korku yaratmıştı.

            Bu arada otobüs, barikatın önünde durduktan sonra elinde telsiz olan ve her hâlinde Kürd terör örgütü PKK mensûbu olduğu belli olan terörist, şoföre “spas dıkım” demişti. Kürdçe “teşekkürler” demekti, bu söz. Belli ki, şoför, otobüstekilerin bilgisini vermişti. Şirketin amblemindeki renkler boşuna değildi.

            Teröristlerin başındaki kişi, elinde tüfeğiyle otobüse bindiğinde Aybüke’nin yüreği ağzına gelmişti. Yolun sonu muydu? Ama o böyle düşünmemişti. Terörist, yavaşça kendisine doğru geliyordu. O sırada otobüste bulunan ve askerlik görevi için bölgeye gelen iki gencin yanında geçmişti. Aybüke’nin güzel yüzüne bakıp, “Hocesin, he mi? Hoce… Biz, senin gibi hoceleri sevmeyiz, ha. Ama, bu sefer işimiz seninle değil” demiş ve iğrenç bir kahkaha atmıştı. Ardından da, diğer bir terörist elinde listeyle gelmiş ve otobüsteki askerlerle, polisler indirilmişti. Toplamda altı asker ve üç polisi yan yana dizmişler, ardından da kurşuna dizmişlerdi. Bir süre sonra da otobüs yoluna devâm etmiş ve Diyarbakır merkeze gelmişlerdi.

            Otobüsten iner inmez, hemen emniyet müdürlüğüne gitmiş ve olanları anlatmıştı. Şikâyetçi olan sâdece kendisiydi ve ne tuhâf ki, otobüste olan diğer kırk kişi, şikâyetçi olmamıştı. Korktuklarından mıdır, sevindiklerinden midir, bilinmez. Ama tek gerçek, sâdece Aybüke’nin şikâyetçi olduğuydu.

            Emniyetteki işlerin bitmesinden sonra bir polis aracıyla millî eğitim müdürlüğüne gitmiş ve işe başlama işlemlerini gerçekleştirmişti. Burada görev yapan bâzı me’mûrlar dikkât çekmeyecek gibi değildi. Üstelik biri vardı ki, gördüğünde ister istemez ürpermişti. Bakışlarından rahatsız olduğu gibi “Geçmiş olsun hoca. Şükür atlatmışsın” deyince üzerine atlamamak için kendisini zor tutmuştu.

            Atandığı Buçuktepe köyü, merkeze 18 kilometreydi. O gece, öğretmenevinde kalıp, ertesi sabah, köye gitmeye karar verdi. Öğretmenevinde kendisi gibi çok sayıda genç öğretmen vardı. Kimisi âilesi ile gelmiş, kimisi de kendisi gibi tek başına gelmişti. İçinde evli olup, öğretmen eşiyle birlikte gelenler de vardı. Hepsi de Diyarbakır’ın farklı farklı ilçe ve köylerine gideceklerdi. O gün, akşama kadar konuşmuşlar, arkadaşlığı geçtim, âdetâ kardeş olmuşlardı. Birkaç saâtte insan nasıl bu kadar yakınlaşabilir? Belki de, aynı amaca sâhib olup, aynı hayâlleri taşıyıp, aynı gerçeği yaşamalarındandır. Kim bilir? Belki de, aynı sonu yaşayacak olmalarındandır…

            Aynı amaç, aynı hayâl, aynı gerçek, aynı son… Bu kadar farklı insanın, bu kadar olması… Hayât…

            Ertesi sabah, hep berâber kahvaltı yaptılar ve her haftasonunu burada berâber geçirmek üzere, birbirlerine söz verdiler. Kimisi ilçelere giden araçların olduğu tarafa giderken, kimisi de köy araçlarının olduğu tarafa gitti. Aybüke de, köylere giden araçların olduğu yere yönelmişti. Bucaktepe’ye giden minibüsü bulduktan sonra bindi. Minibüs dolduktan sonra köye doğru gitmeye başladı. Başlar başlamaz da, minibüstekilerin soruları başladı.

            “Sen, hocesin he mi?”
            “Evlisen?”
            “Nişanlın falan da yoktır?”

           Daha nicesi… Tabiî, her soruya gelen yanıttan sonra arada geçen Kürdçe konuşmalar. O sırada önde oturan, köyden iki gencin “Belki ew e bakîre ne” dediği duyulanca, Aybüke’nin yanında oturan yaşlı kadın “Bêrewiştan” demişti. Aybüke, “belki de bâkire değildir” kısmını anlamasa da, kulağına gelen bâkire sözüne şaşırmıştı. Ayrıca yaşlı kadının da onlara Kürdçe terbiyesiz demesini de anlamamıştı.

           Köye geldiğinde onu köyün muhtarı karşılamış ve lojman hazır hâle gelene kadar muhtar, evinin misâfir odasında kalmasını istemişti. Zâten başka bir şansı da yoktu. Lojman, hem bırakın genç bir kızın kalmasını, bir insan için bile yaşanmayacak durumdaydı. Hem de köyün koyunlarını güden, yan köyün çobanı kalıyordu. Birkaç gün daha kalacak, sonra gidecekti. Ondan sonra da lojman, köylülerle berâber yaşanılır bir hâle getirilecekti.

       Bu arada önce okulu, sonra köyü gezmişti. Okul, kötü bir durumda olsa da, eğitimin yapılabileceği bir durumdaydı. Aksaklıklar ise zamanla halledilirdi. Bu arada okulun Atatürk köşesinin darmadağın oluşu, İstiklâl Marşı’nun olduğu çerçevenin kırılması da dikkâtini çekmiş ama kötüye yormak istememişti.

            Ertesi gün, öğretmenlikte ilk gününün heyecânını yaşıyordu. Hele birinci sınıf öğrencilerinin güzelliğini gördükçe, mutluluğu artıyordu. Ne güzel çocuklar… Sonra ikinci sınıf, üçüncü sınıf, dördüncü sınıf öğrencileri… Dördüncü sınıf öğrencilerinin yaşı biraz büyüktü. Sanki 13 ya da 14 yaşındaydılar… Küçüklerin gözlerinde gördüğü ışıltı, onlarda yoktu. Gözlerde farklı bir karartı vardı ve bundan rahatsız olmuştu. İşte, bu dört sınıfı, topluca okutacaktı. Öğretmenliğinin ilk gününde, birleşmiş sınıf uygulaması yapacaktı. “Yaparım” dedi. “Bunu göze alarak geldim, sonuçta.

            Çocukların hepsi Türkçe biliyordu. Buna şaşırmıştı. Birinci sınıf öğrencileri, diğerlerine göre az bilse de, onlar da söyleneni anlayabiliyor ve zorlanarak da olsa, konuşabiliyorlardı. En büyük korkusu buydu aslında. Dördüncü sınıfa giden ve diğerlerinden büyük olduğu anlaşılan öğrenci, Aybüke’nin bu şaşkınlığını anlamıştı. “Sizinkiler yapmıştır, hoca. Bir yandan diger öğretmenler, bir yanda televizyonlarınız. Hep bu Kürd çocuklarına dilinizi dayatmıştır. Bize böyle böyle zorla Türkçe öğretmişsiniz.”

            Çocuk, Aybüke’nin bir şey demesini beklemeden fırlayıp gitmişti. “Ögretmenim, onun iki ağabeyi ve ablası, dagdadır. Amcaları da dagdadır. Gerilladır hepsi. Onlara özenir”. Bunu diyen ise ondan küçük olsa da, dördüncü sınıfa giden başka bir çocuktu.

            İlk birkaç gün, çocukların ağabeyleri, ablaları, amcaları, babaları, dayılarının dağa çıktığına dâir anlatımları dinleyerek geçirdi. Hayâllerine bu kadar çabuk vedâ etmek istemiyordu. Eğitimsizlik diyordu. Çocuklar eğitim görmediği için dağa çıkıyorlar diye düşünüyordu. Bir keresinde bu konuda sesli düşününce, muhtarın kız kardeşi söze girmişti. “Hoca, sen bunları kafaya takma.”

            Şaşırmıştı. Düşüncelerinin bu şekilde açığa çıkmasından da rahatsız olmuştu. Sâdece “ne münâsebet” diyebilmişti. “Hoca, sen ne yapabilirsin? Ne biliyorsun ki, bizim hakkımızda? Eğitimsizlik, öyle mi? İlk gün senin dersinden çıkıp giden çocuk var ya, adı Azâd Baran’dır. Onun ablası, doktordur. Hacettepe Tıbbı bitirmiştir. Ben de Ankara Siyasal me’zûnuyum. Bırak hoca, bu işleri. Sen yol yakınken, bas git, Tekirdağına ya da bul, bir öğretmen koca, çek git. Yazık olmasın sana.”

            “Ne oluyor” diyordu. Tamâm, hayâllerinden uzaklaşması gerektiğini anlamıştı. Ama bu sözlerine anlamı neydi?

            “Neden böyle yapıyorsunuz” diyebilmişti, sâdece. Kadının yanıtı netti. “Birincisi, TC’nin adamısın, ikincisi öğretmensin. Biz, seni de, senin devletini de istemiyoruz”.  Belli ki, kılıçlar çekilmişti, belli ki, sözlerle kan akıtılacaktı. O hâlde susmanın, sinik kalmanın da gereği yoktu. Zâten her ne olacaksa, olacaktı.

            “Mâdem benim devletimi istemiyorsun, neden benim devletimin üniversitelerine gittin.”

            “Şuna bak hele, bizim hocahanımın kafası da çalışıyormuş. Elbette devletinin verdiği her olanaktan yararlanacağım. Devletiniz devlet olsun da, düşmanlarına vermesin. Bize dağa çıkmayalım diye her şeyi verirse, biz de çatır çatır alırız, daha çoğunu isteriz. Hele şunlara bak, herkesin kaç çocuğu var? Niye var? Hadi nüfûsu falan geçtim. Sizin devlet, bizimkilere çocuk başına para veriyor. Hele şu ileride Türkmen Kızılbaş köyleri var. Onlara vermiyor ha. Bize veriyor. Niye veriyor? Dağa çıkmayalım diye. Biz de alırız, hoca. Devletiniz devlet olsun da, vermesin. Verenden alacaksın.”

            Artık karârını vermişti. Çoban, ertesi gün çıkar çıkmaz lojmana yerleşecekti. Artık bunların kahrını çekemezdi. Onca pisliğin içinde yaşamak, daha onurludur diyordu. Uyumak istedi, gözlerinin önüne otobüsten indirilen asker ve polisler geldi, uyuyamadı. O esnâda dışarıda bâzı sesler duydu. Ayak sesleriydi, bunlar. Acâba kim diye düşünürken, silâh mekanizmalarının seslerini duymaya başladı. Ses yaklaşıyordu. Şarşörler takılıp çıkarılıyor, silâhın ses çıkaran her kısmı kullanılıyordu. Sesler, kapıya doğru yaklaştığında ayağa kalktı. Kendisini oturur ya da yatar görmelerini istemiyordu. Evin misâfir odası, dışarıya açılıyordu. Elbette kapıyı açan olmayacaktı. “Bir şey yapacaklarsa, onlar girsin” diye düşündü. Bu düşünceler arasında kapı, sertçe çalındı. Her şey bitti diye düşünerek, kapıyı açtı. Karşısında yüzleri maskeli, elleri silâhlı teröristler vardı. Sâdece birinin yüzü açıktı. O da biraz evvel konuştuğu muhtarın kardeşiydi.

            “Hoca, sen okulu çok seviyorsun değil mi?” dedi. Aybüke yanıt vermedi. “Hadi bakalım, okula gidelim. Bize ders ver. Ben gece derslerini severim.” Aybüke yine yanıt vermedi. “Sen konuşmayınca ayrı bir güzel oluyorsun be hoca. Bizim erkek gerillalar, sessiz güzelleri severler” dedi. Aybüke yine yanıt vermedi.

            Okulun önüne gelmişlerdi. “Bayrağını seviyor musun” dedi. Aybüke yine yanıt vermedi. “Konuşmaman daha iyi. Şimdi sana bir fırsat vereceğiz. Eğer şu bayrağı indirirsen, def olup gitmene izin vereceğim. Yok, eğer indirmezsen, seni bayrağın yerine çekeceğim” dedi. Aybüke yine yanıt vermedi. Sâdece bu kadın teröristin suratına tükürdü. O esnâda tüfeğin dipçiğini ensesinde hissetti. Yerde birkaç dakîka yattıktan sonra tekmeleyerek kaldırdılar. Bunun için mermi harcamayın. Botan, sen kasaplık yapıyorsun, şunun gırtlağını kes de, asalım. Bakalım, çok sevdiği bayrağının rengini görmek, nasıl bir şey?”

            Bıçak, boynuna dayandığında gözlerini kapatmıştı. Kelîme-i şehâdet getiriyor, duâ ediyor ve son söz olarak “vatan sağ olsun” diyordu. Vatan sağ olsun… Bu lâf, teröristleri çıldırtmaya yetmişti. Vatan sağ olsun… “Ne duruyorsun, gebert şunu” dedikten sonra kesilen başı, yere düştü.

* * *

            Ertesi gün haberlerde, Diyarbakır’ın Buçuktepe köyüne operasyon yapıldığı söyleniyordu. “Bir gece evvel şehîd edilen Aybüke Neşe Çakıroğlu” sözünü duyduğu ân, annesini yüreğinden yükselen çığlık, bütün yeryüzünü kaplamış ve oradan Tanrı Dağları’na kadar yükselmişti. Öyle ki, Börü Han’dan Kür Şad’a ve hattâ Çingis Kağan’a kadar herkesi titretmişti.

            Tanrı Dağları’nda sisin aralanmasından sonra Börü Han, yanındaki Mustafâ Fehmi Kubilay ile berâber gelenleri karşılamıştı. Aybüke Neşe Çakıroğlu, Nûriye Ak, Fırat Çakıroğlu, Neşe Alten, Ali İhsan Çetinkaya, Esma Karadoğan, Yasemin Tekin ve daha niceleri… Üzerlerinde teslîm etmedikleri kanlı bayraklarla berâber gelmişlerdi. Doğruca Kubilay’a gittiler ve sarıldılar. Börü Han’dan Kür Şad’a kadar bütün yiğitler, bu sahneyi ağlayarak izliyordu. O sırada Yasemin Tekin’in kızı Betül de geldi. Hâyır dedi, Börü Han, olamaz. Küçük Betül, Börü Han’a yürüdü ve gözlerinin içine bakarak, sâdece tek bir söz söyledi. “Vatan sağ olsun.”

10.06.2017


KUTLU ALTAY KOCAOVA